logo

SÜZME ŞARLATANLAR...

 

Bu şarlatanların görevi Türk milletini İslam`da tutmaktır. 
Bunlar en büyük Atatürk düşmanlarıdır.
Yaşar Nuri gibi, İhsan Eliaçık gibi, daha niceleri var. Bir ülke düşünün ve o ülke hala hem laik hem lüsluman olunurmu? Diye tartışsın tam 100 yıldır ve hala olunmayacağını anlaşamamış olsun.

“Hem Müslüman hem laik olunur mu? Olunmaz!”

Eğer olunursa, ya laikliği, ya da müslümanlığı, başka türlü yorumluyoruz demektir.

Laiklik neticede bu dünyanın işlerini kutsal metinlere atıfla yapmamak demektir.

İslam daha baştan itibaren, laik yönetim-dini yönetim ayrımını benimsemez. İslam ve İslam devletinin oluşması eş zamanlıdır. Dini işler ve laik işler ayrımı başından bu yana yoktur. İslam peygamberi devletin başıdır. Daha sonrası için, halife de zaten peygamberin halefidir. Hem devletin başı, hem de en yüksek dini otoritedir. Altta yer alan “kadı” bile, hem belediye başkanı-vali, hem de yerel düzeyde şeriat mahkemesinin başkanıdır. İslam’da, ulema “ilmiye sınıfı” olarak, hem “ilim”, hem “din” bilgisinin bütünlüğünü, benzer şekilde gösterir. Esas rehber Kuran’dır, bu dünya için gönderilmiştir, ama, öte dünyaya hazırlamaktadır. Geçici bu dünyanın, ebedi dünyaya hazırlık rehberidir.

İslam’ın bizzat kendi dini siyasal örgütlenmesine bir de tarihsel olarak kendine tekabül eden, “feodalizm” Bu tip bir toplumsal sistemin konumuz açısından en önemli özellikleri, bireye yer tanımaması, devletin üyelerinin yurttaşlardan oluşmamasıdır. Devletin yöneticileri ve tebaası vardır. Yöneticiler de, dini otoriteyi, haliyle, Tanrı’yı temsil ederler. Kişilerin toplamı, dindarların toplamı anlamında “ümmeti” oluşturur. Haklarla donatılmış yurttaşların devleti anlamında “cumhuriyet” bulunmaz. Cumhuriyet yoksa, zaten demokrasi de yok demektir. Birey devlet içindir anlayışı değişip, devlet birey içindir anlayışı benimsendiginde, toplumlar gelisebilir ve özgürlesebilirler. Kişilerin birey ya da yurttaş olarak devletin parçası değil de, dini topluluğun, “ümmetin” parçası olarak görülmesi, laik olmayan “dünyaya” işaret eder. Ama, bu dünya da, bildiğimiz bu dünyadadır. Dünya içinde dünyadır.

“Hem laik, hem Müslüman olunmaz!” sözü, Recep Tayyip Erdoğan’ın sözüdür, kendi içinde son derece tutarlı bir ifadedir. Bir müslüman dinle siyaset, dinle hukuk, dinle ahlak arasında ayrım olduğunu kabul ederse, İslam peygamberiyle başlayıp bu güne gelen İslam tarihinden kopar, İslam şeriatını ihlal eder.

İslam (şeriat) kanunlarında demokrasi mümkün değildir. Hem laik hem Müslüman olunmaz diyen bugün Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan geçmişte şu sözüde söylemiştir ve doğrudur; "demokrasi bizim için bir amaç değil araçtır" istediğimiz durakta ineriz. Ni tekim de öyle oldu. Gücü ele geçirinceye kadar yeri geldi laikliği övdü, işine gelmediğinde laikliği dövdü. Müslüman için yalan söylemek mübahtır: çünkü bu yalan din adına söylenmektedir (takiye yapılmaktadır) islam her şey için bir kılıf uydurmuştur.

Atatürk,ü anlamak.
Bu millet, "İşlâmlaştırılmış" bir Atatürk'ü değil, hurafeciliği ve akıldışılıkları Türk insanının hayatından silip atmak için ömrünü vermiş olan gerçek Atatürk'ü, yani "Akılcı ve ilerici Atatürk"ü sevmeyi öğrensin.

Şayet seriâtcılar ve seriâtcılara göz kırpan "Atatürkçü aydın acubeleri" eliyle piyasaya sürülen "İşlâmci Atatürk"ü sevmenin peşinden koşarlarsa, o takdirde çok yakın bir gelecekte sevecek ve sahip çıkacak bir Atatürk bile bulamayacaklardır.

Çünkü Atatürk'ü "İşlâmlaştırmak", Atatürk'ü ve devrimlerini tarih sahnesinden silmenin, Atatürk'ü unutturmanın ve tekrardan seriât karanlıklarına gömülmenin en etkili ve kestirme yoludur.

Atatürk'ü "İşlâmlaştırma" peşinde koşan ahmaklar "İşlâmlaştırdığınız" Atatürk, din kuralları yerine akılcı ve çağdaş hukuk kuralları getirmek suretiyle insanımızı çağdaş uygarlık anlayışına yönlendirmiştir.

"İşlâmlaştırmak" suretiyle unutturmaya ve tarihten silmeye çalışanlara hizmet eden sözde aydinlar, Atatürk, hiçbir zaman din temelli "kulluk" anlayışını benimsememiş, Türk insanını "kulluk" sisteminden kurtarıp "özgür birey" kertesine yükseltmiştir.

"İşlâmlaştırdığınız" Atatürk, hiçbir şey anlamadığı Arapça Kur'ân'i ezberlemek suretiyle fikirsel ve zihinsel yıkıma uğrayanlar için "beyni sulanmış hafızlar" ifadesini kullanmıştır.

Türk milleti, bir kelimesinin manasını bilmediği halde, Kuran’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler. M. Kemal (Kaynak: Medeni Bilgiler, Afet İnan, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1969, s 364-365.)

"İşlâmlaştırdığınız" Atatürk, Batı dünyasını "gâvur" olarak değil fakat "akılcılık" olarak tanımlamış, insanımızı "gâvur düşmanlığı"ndan, yani "insanlık ve akılcılık düşmanlığı" gibi ilkel bir anlayıştan kurtarmaya çalışmıştır.

Henüz inandığı dinini ve sevdiği Atatürk'ün gerçek fikirlerini dahi bilmeyen halkın önüne "İşlâmci" bir Atatürk getirmek suretiyle bu millete en büyük kötülüğü yapan siz sözde aydinlar fikirsel gerilikler içinde sürünmeye, akılcılığı rehber edinmiş toplumlara el avuç açıp dilenmeye mahkumsunuz.

Çünkü artık akıl, bilgi ve bilim çağındayız. Atatürk'ü "İşlâmci" olarak göstermekten vazgeçip Atatürk'ün akılcılık ve bilimsellik temelinde şekillenmiş olan gerçek fikirlerini ortaya koymak suretiyle bu halkı akılcı ve uygar yaşamlara yönlendirmek bilgi ve medeni cesaret ister ki o da sizlerde yoktur.

“Hem laik, hem Müslüman olunmaz!” sözü açıkça doğrudur ve şunları ima etmektedir. Müslümanlardan oluşan toplumların laikleşmesi, müslümanlıktan çıkmaları anlamına gelir. Ya da, müslüman toplumlar laikleşemez!

İyi ama, müslüman toplumlar bizzat İslam ve İslam tarihinden gelen bu sorunu, ki bu laikliğin imkansızlığı sorunudur, büyük kısmı laik bir tarihe sahip bu dünyada, nasıl çözecekler? Yani, laik olması imkansız müslüman toplumlar, laik olanlarla nasıl birlikte yaşayacaklar?

Çözüm hep şu olmuştur: Ya bir tarifiyle “dünyevileşme”, ya da Berkes’in söylediği şekliyle, “çağdaşlaşmayla”!

İlki, dünyevileşme, bu dünyaya bu dünyadan, bu dünyanın gözüyle bakmak demektir. Açıkça, bilim, sanat, felsefe, siyaset gözüyle bakmaktır. Dünyevileşme, müslümanın dini inancını bırakmasını değil, ısrarlıysa, ancak açıkça inancını özel bireysel yaşamının manevi alanına çekmesi anlamına gelir. Bu bilindiği gibi, dini inancın özel kişisel yaşama “kapatılmasıdır”. İslam oysa, baştan itibaren toplumu, siyasetinden ahlaki yaşamına, ticaretine, diğer toplumlarla ilişkilerine kadar düzenlemek ister.

İkincisi, çağdaşlaşma, en basit anlamıyla, o çağın ileri örneklerini takip etmek, etmeye çalışmaktır. Bu süreç modern “çağda”, müslümanın dünyayı ilk başta “maddi” ve manevi” dünya diye ikiye bölmesine neden olur. Çağdaşlaşma, maddi yeniliklerin takibi ve benimsenmesi düzeyine indirgenir. Manevi yaşamda “dini” kalınmaya çalışılır.

Sekülerizm aslında “kutsallaşmış gelenek boyunduruğundan kurtulma sorunu”dur. Türkiye, iki yüzyıl boyunca bu ikinci tecrübeyi yaşamıştır ve bu süre zarfında Osmanlı sisteminin ilkeleri birer birer aşınmıştır: “Tanrı düzeni yerine tabiat düzeni kavramı gelecek; toplum dışında ve üstünde devlet anlayışı yerine sınıflara ve onların arasında çatışmalara ve uzlaşmalara dayanan yasal devlet (hukuk devleti) kavramı gelecek; ‘gelenek’ kavramı yerine ‘ilerleme’ (terakki) kavramı gelecek; ‘denge’ kavramı yerine ‘devrim’ kavramı gelecek; toplumsal sınıfların oldukları yerde kalmaları ülküsü yerine kişilerin toplumsal yapıdaki yerlerini sınıfsal bölünüşlere göre elde etme olgusu alacaktır.

1789 devrimi dünya ülkeleri için bir değişim dönüşüm modelidir. 1789 devrimine kadar doğuda ve de batıda devletin temelini Tanrı hakları teşkil ediyordu. Devletin yöneticisinin haklarını direkt Allah'tan aldığına inanıldığı için ondan başkasına da hesap vermesi beklenmiyordu. Çünkü o, halkın gözünde Allah'ın yer yüzündeki halifesiydi. Bu nedenle ona karşı gelmek Allah'a karşı gelmekti. Fakat 1789 devrimi bütün dengeleri değiştirdi ve egemenlik halka geçti...

Mutlak monarşi devrildi cumhuriyet kurularak Katolik kilisesi bir takım reformlara zorlandı. Birey devlet içindir anlayışı değişerek, devlet birey içindir anlayışı benimsendi. Cumhuriyet rejimi dönemindeki, hukuk, eğitim ve din merkezli devrimlerle gerçekleştirilmiştir. Aşama aşama gerçekleştirilen bu süreçte saltanat kaldırıldı (1922), hilafet kaldırıldı (1924), eğitim birleştirilerek (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) medreseler kaldırıldı (1924), tekkeler ve zaviyeler kapatıldı, şeriat mahkemeleri kaldırıldı (1924), Diyanet İşleri Başkanlığı Kanunu ve kurumu kabul edildi (1924), Avrupa takvim ve saati alındı (1925), İsviçre Medeni Kanunu kabul edildi (1926), Latin harfleri kabul edildi (1928), Anayasa’daki devletin dini maddesi kaldırıldı (1928), Anayasa’ya laiklik ilkesi kondu (1937).

Laiklik ilkesinde devletin resmi görüşü olamaz. Devlet görüşler ve inançlar karşısında yansızdır. Görüşü olursa yansızlığını yitirerek diğer görüşleri mahkum etmiş olur. Laiklik ilkesinde birey ön plandadır ve her şey birey içindir bu nedenle devlet, bireyin kendini gerçekleştirmesi için bir araçtan başka bir şey değildir. Bütün dünyayı Batı Avrupa geleneği etkilemekte ve bu etkiye ayak direyenler ya yok olmakta, ya da benliklerinden çok şey feda etmek zorunda kalmaktadırlar.

Devlet/ülke bireylerden oluşur. Devlet, bireylerin düşünceleriyle, eylemleriyle, duruşlarıyla yaşar. Bireylerin laik olmadığı bir devlet, eğer laik bir devlet olarak tanımlanıyorsa, kuşkusuz burada ne bireylerin devleti oluşturduğundan ne de orada bir demokrasinin var olduğundan söz edebiliriz. Bu nedenle bireylerin, devleti oluşturmadığı ve demokrasinin olmadığı bir ülkede ancak demokrasi/cumhuriyet adı altında padişahlık/krallık yaşatılır. Laiklik, bireylerin eylemlerinde, düşüncelerinde, duruşlarında yaşar. Ülkenin laik olması bireylerin de laik olması anlamına gelmez. Bireyler laik olursa ancak devlet/ülke laik olabilir.

Devlet, bireylerin veya bireycilerin yaşama bakışı ile biçimlenir. Eğer bireyler bir toplum oluşturuyorsa, orada devletten söz edebiliriz. Ancak bireycilerin oluşturduğu bir toplulukta, ne devletten, ne de demokrasiden söz edebiliriz. Böyle bir toplulukta devletten çok; karmaşadan, açlıktan, eşitsizlikten söz edebiliriz. Bireylerin olmadığı bir toplulukta seçim ile başa gelenler krallaşırlar. Bireyciler her süre kendilerini bir kralın/padişahın yönetmesini isterler. Bilinçsizliğin ürünü olan bu durum hangi yönetim biçimi olursa olsun değişmez.

Laiklik; eşitliği, ortalaşa paylaşımı savunanların düşüncelerinde yeşeren bir olgudur. Tepeden inme bir laiklik ile devlet yürütülemez. Yürütülmesi için bir silahlı güce gereksinim vardır. Silahlı güç, laik devleti koruyacağım diye eşitsizlikleri görmezden gelebilir. Eşitsizliğin olduğu bir ortamda laikliğin silah ile yaşatılması hiçbir anlam taşımaz.Bir devlete, laik bir devlet deniyorsa ve bu laik devlette bireyler laik değilse, o devleti her türlü karanlık odaklar beklemektedir.

Devlet kendi yapısında laik bireyi taşımıyorsa, her süre laik olmayan bireylerin saldırısına uğrayacaktır. Çünkü laik olmayan bireyciler ancak kendi çıkarını düşler. Kendi çıkarını düşleyenler devletin her kademsinde hırsızlık, sömürü, dolandırıcılık yapar. Daha da ileri giderek devletin kurumalarını ele geçirmeye çalışır. Devletin varlığını, kendi veya başkalarının cebine aktarır. Kuşkusuz böyle bir devlete, devlet denemez. Yaşamaz da böyle bir devlet. Böyle bir devlette laikliği korumaya çalışan silahlı güç, bu ortamın içinde erir gider. Erimemesi laik bireylerin laik olmayan bireylere karşı göstereceği dirence bağlıdır.

Bireylerin laik olmadığı bir ortamda devlet içerisinde her türlü kargaşa, karmaşa gerçekleşir. Böyle bir devlet yapısı içerisinde laiklik yaşatılamaz. Laik olmayan bireylerin amacı her süre (zaman) laik devleti yıkmak olduğundan ve devlet yönetiminde bulunanların da bu doğrultuda güç tüketerek devleti ele geçirmeye çalıştıklarından, laik bireylerin direncine bağlı olarak devlet ele geçirilebilir. Laik olmayan bireyler, laik devleti yavaş yavaş satarak güçsüzleştirmeye çalışır…

Laiklik ilkesinin içi olması gerektiği gibi doldurulmalı ve uygulanmalıydı. Aksi halde toplum ülkeyi karanlığa sürükleyecek yöneticilerle mahkum edilecekti. Laiklik, herkesin kendi inancıyla yaşadığı ama toplumun bir inanç dayatmasıyla yönetilmediği sistemdir. Laiklik devlet, bireyin kendini gerçekleştirmesi için bir araçtan başka bir şey değildir. Laik kurumlar toplumsal gereksinimlere cevap veremez duruma gelirse dinsel gruplar topluma egemen olur, dolayısı ile siyasal gücü eline geçirerek halkı sömürürler.

“Hem laik, hem Müslüman olunmaz!” sözü çok doğrudur. İster dünyevileşme, ister çağdaşlaşma anlamında olsun, laiklik, müslümanı müslüman olmaktan çıkarıp, bambaşka donlara sokar.

ATATÜRK VE MUHAMMED - NEDEN ATATÜRK???

Biz büyük bir inkılap yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük." (Ataturk)

Araf (4) Nice memleketleri helak ettik. Onlara azabımız gece uykusuna dalmışken, yahut gündüz istirahat halinde iken gelmişti. (Muhammed)

Yurtta sulh, cihanda sulh." (Ataturk)

Enfal (65) Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. (Muhammed)

Kendiniz için değil, bağlı bulunduğunuz ulus için elbirliği ile çalışınız. Çalışmaların en yükseği budur." (Ataturk)

Bakara (272) Hayır olarak ne harcarsanız, kendiniz içindir. Zaten siz ancak Allah'ın rızasını kazanmak için harcarsınız. (Muhammed)

Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir." (Ataturk)

Al-i İmran (32) De ki: "Allah'a ve Peygamber'e itaat edin." Eğer yüz çevirirlerse şüphe yok ki Allah kafirleri sevmez. (Muhammed

"Öğretmen bir kandile benzer, kendini tüketerek başkalarına ışık verir." (Ataturk)

Ahzab(46) Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah'ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik. (Muhammed

Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur. Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar." (Ataturk)

Enfal(70) Ey Peygamber! Elinizdeki esirlere söyle: Eğer Allah kalplerinizde (iman, ihlas, iyi niyet gibi) bir hayır (olduğunu) bilirse sizden alınan fidyeden daha hayırlısını size verir ve sizi bağışlar. (Muhammed)

Gerçi bize milliyetçi derler. Ama, biz öyle milliyetçileriz ki, işbirliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların milliyetlerinin bütün icaplarını tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde hodbince ve mağrurca bir milliyetçilik değildir." (Ataturk)

Tevbe(29) Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah'ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslam'ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın. (Muhammed)

"Bir dinin tabiî olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır." (Ataturk)

Maide (110) Hani iznimle çamurdan kuş şekline benzer bir şey yapıyordun da içine üflüyordun, benim iznimle hemen bir kuş oluyordu. (Muhammed)

Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz." (Ataturk)

Tevbe(5) Haram aylar çıkınca bu Allah'a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. (Muhammed)

Bizim devlet idaresinde takip ettiğimiz prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz." (Ataturk)

Şura(51) Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla, yahut perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Muhammed)

Ekonomik kalkınma, Türkiye'nin hür, müstakil, daima daha kuvvetli, daima daha refahlı Türkiye idealinin belkemiğidir." (Ataturk)

Enfal(69) Artık elde ettiğiniz ganimetten helal ve temiz olarak yiyin . Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (Muhammed)

Ben, manevî miras olarak hiçbir âyet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım Bilim ve akıldır. Zaman süratle ilerliyor. Milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişmesini inkar etmek olur.." Atatürk

BAKARA-216 - Allâh bilir, siz bilmezsiniz.) (Muhammed)

"Gerçekleri balçıkla örtmeye ve örneğin cahil yığınları 'Devrimci halk' ya da 'Çarıklı erkân-i harb' ya da 'Akıllı ve zeki halk' gibi göstermeye çalışmak gereksizdir. Bâtil inançlara saplandırılmış cahil yığınlara övgüler yağdırmak millete hizmet değil ıhânettir. Gerçek hizmet, gerçek yurtseverlik, halkın yüzüne gerçekleri haykırmak, onu bin yıllık uykusundan uyandırmaktır. Halkın suratına haykırılmak gereken ilk gerçek ise, din adamına kanmanın ve onun yanında yer almanın felâket yarattığı ve yaratacağıdır."

 

HASAN HOSLAR

564 İzlenme

Yorum Yok

Yorum Yapabilirsiniz

Kısa süreliğine yorum sistemi kapalıdır.