logo

MUHAMMED’İN MEDİNE’YE HİCRET’İ VE İFTİRALAR İLE BÖLÜCÜLÜĞÜ..

MUHAMMED’İN MEDİNE’YE HİCRET’İ VE İFTİRALAR İLE BÖLÜCÜLÜĞÜ

Muhammed’in yanı sıra, bir sürü çocuğa da bakmakla meşgul olan Hatice, artık ticarete fazla zaman ayıramıyordu. Evin direği Hatice öldükten kısa zaman sonra Muhammed’in destekçiliğini, koruyuculuğunu yapan amcası da vefat etmişti. Bu iki kişinin ölümü ve Mekkelilerin Muhammed’i dikkate almayışı sonrası, artık Muhammed başka bir şehre göç etmek, insanları kendisine inandırmak için yeni bir şehirde, yeniden şansını denemek istiyordu. İlk etapta kendisine inananların Medine’ye göç etmesini emretti.

Bir önceki yazımda da bahsettiğim gibi kurulu düzenlerini ve ailelerini bırakmak istemeyen Müslümanlar, tereddüde düşmüşlerdi. Bu durum karşısında Muhammed çareyi Müslümanları tehdit etmek ve korkutmakta buluyordu. Muhammed Medine’ye, daha doğrusu o zamanki ismi ile Yahudi şehri Yesrib’e gitmek istemeyen Müslümanlara nasıl sesleniyor;

Nisa 97: “İşte bunların gidecekleri yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir.”

Muhammed bir gece düşmanlarının onu öldürmek istediğini iddia ediyor ve Ebu Bekir’in o’na Medine’ye giden yolda eşlik etmesini istiyordu. Bu olay aşağıdaki ayette şu şekilde dile getiriliyor;

Enfal 30: “Hani kafirler seni tutuklamak veya öldürmek ya da (Mekke’den) çıkarmak için tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kuruyorlar. Allah da tuzak kuruyordu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.”

Yukarıdaki ayetten anladığımız kadarı ile Tanrı Allah, Muhammed’e tuzak kurulduğunun habercisi oluyor ve O’nu uyarıyor. Muhammed ise arkasında koskoca Tanrı Allah’ı olduğu halde çareyi Ebu Bekir’e sığınmakta buluyor! Muhammed’in Medine’ye kaçtığı gece Hicri takvimin başladığı gündür. Medine’nin zengin kesimi Yahudilerden oluşmaktaydı. Para, Mal, mülke muhtaç fakir Araplar, Muhammed’in şarap akan nehir, tomurcuk memeli huriler ve taze taze hurmalar, türü masallarına ister istemez inanmak durumundaydılar.

Muhammed’in yaşadığı dönemde, peygamber olduğunu ilan eden tek Arap değildi. Aksine Arap yarımadasında, Tanrı elçiliği gayet yaygın bir meslekti. Civar şehirlerde de peygamberliğini ilan etmiş ve insanlara Tanrı mesajları öğütleyen kişiler vardı. Aralarında en meşhur olanı ise “Museyleme” idi. Museyleme peygamberliğini Muhammed’den birkaç sene önce ilan etmişti ve Muhammed’in aksine kendi şehrinde, kendi tanıdığı insanların arasında çokta başarılı idi. Arada ki fark ise Muhammed Arabistan’ın ilk savaşçı peygamberi olmasıdır.

Medinelilerin, Muhammed’i peygamber olarak kabul etmelerindeki etken, Muhammed’in öğretici öğütleri değil, daha çok verdiği cezp edici vaatleri, kendisinin de Arap oluşu ve Yahudiler karşısında hissettikleri eziklikten dolayıdır. Yahudiler kendi inançlarına göre “Seçilmiş, üstün insanlardır”. Tıpkı bugün de olduğu gibi Arapların gıpta ile baktıkları kişilerdi. Medine’nin tümü Yahudilere aitti. Kısaca Medine yani “Yesrib” bir Yahudi şehriydi. Ebu El Farah Ali tarafından yazılmış “Kitab el-Afgani” isimli eser, Yahudilerin Medine de ki ikametlerini, Musa zamanına kadar dayatır. Medine’de ki Yahudi halk esnaf, kuyumculuk, ticaret, çiftçilik ile geçiniyor ve soylu ailelerden geliyorlardı. Şehirdeki Arap nüfusu ise Yahudilerin sahip oldukları iş yerlerinde çalışıyordu. Arapların Medine’ye göç etmelerinin sebebi ise 450 yıllarında Yemen’de yaşanan bir tufandan dolayı idi. Muhammed ile Müslüman olmayı kabul ettiklerinde ise Yahudi işverenlerini katlederek mallarına konmuşlardır.

Büyük İslam alimi İbni İshak, İslam’ın en değerli eserlerinden biri olarak gösterilen “Siret Resul” adlı kitabında, Yahudilerden irfan (bilim) ve kitap ehli kişiler olarak bahsetmiş ve Müslümanların Yahudilere yaptığı eşkıyalıklara ve gasp olaylarına, anlatabildiği en güzel dille kitabında yer vermiştir.

Muhammed her zaman kendisini ve ona inananları mağdur ve eziyet çeken insanlar olarak göstermiştir. Günümüzde bile İslami terörist örgütleri tıpkı peygamberleri gibi aynı oyunu oynamakta ve onca masum insanı öldürdükleri halde devamlı kendilerini mağdur insanlarmış gibi göstermeye çalışmakla beraber, tüm dünyayı İslam’a karşı cephe almakla suçlamaktadır.

Muhammed, Mekke’den Medine ye göç etme nedeni olarak, Mekkelilerin, ona ve ona inananlara, “eziyet ettiğini” sebep olarak göstermeye çalışmıştır. Halbuki Muhammed her ne kadar kendisini mağdur göstermeye çalışsa da ayetler işin gerçeğini tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriyor;

Nahl 41: “Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince, elbette onları dünyada güzel bir şekilde yerleştiririz. Ahiret mükafatı ise daha büyüktür. Keşke bilselerdi.”

Muhammed, Mekke’de ki evlerini terk etmelerini ve yanında Medine’ye gelmelerini emrettiği Müslümanlara, üstteki ayeti yazmak zorunda kalmıştır. Nedeni ise Mekke’de kurulu düzenlerini bırakıp Medine’de işsiz güçsüz, evsiz barksız kalan Müslümanların, beyinlerini yine cennet vaatleri ile yıkamaktır. İnananların gözünde artık Muhammed’in kredisi tükeniyordu. Bazıları artık Medine’den firar etmeye başlamıştı. Bir başka tehdit içeren ayeti ise su şekilde yazdırmıştır;

Nisa 89: “Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da beraber olasınız. Bu sebeple, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan ne bir dost edinin ne de bir yardımcı.”

Sadece yukarıda ki ayet bile aslında eziyet çektirenin Mekkeliler değil tam aksine Muhammed olduğunu anlamak için yeterlidir. Ailesini, çoluğunu, çocuğunu, doğduğu toprakları ve kurulu düzenini bırakmak istemeyen bir insan, sizce ölümü ne kadar hak ediyor? Muhammed’in dayatmaya çalıştığı gibi ortada büyük bir çile, zulüm var ise cehennem azabı tehditlere ne gerek olabilir? Müslümanların o eziyet ve çileden kaçmak için Mekke’yi seve seve terk etmeleri gerekmiyor mu? İnsanları sürekli hicret etmek için zorlayan, tehdit eden hatta etmeyenlerin öldürülmelerini emreden bir insan sizce bunu neden yapıyor olabilir? Bir tek neden var. O da “kontrol”. Muhammed insanların üzerinde her yönüyle kontrol sahibi olmak istemiştir.

Sonrasın da Muhammed, Medine’de işsizlik ve yoksulluk yüzünden firar eden, Müslümanların karınlarını doyurabilmesi için Mekkeli kervanlara baskınlar düzenlemeye ve ganimetlerine el koymaya başlamıştı. Sürekli Medinelileri, Mekkelilere karşı kışkırtıyor ve Mekkelilerin onları evlerinden zorla çıkarttıklarını iddia ederek, ganimetlerin bu yüzden onlara helal olduğunu söylüyordu.

Hac 39: “Kendilerine savaş açılan Müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihat için izin verildi. Şüphe yok ki Allah’ın onlara yardım etmeye gücü yeter.”

Hac 40: “Onlar, haksız yere, sırf, “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı, yurtlarından çıkarılmış kimselerdir...”

Müslümanlar, efendilerinin yaptığı sinsilik ve hilekarlıklardan övüne övüne bahsederler. Düzenbazlık ve hilekarlığı peygamberliğe layık gören ve bundan pekte hoşnut bir biçimde bahseden sitelere internette rastlamak mümkün. Müslümanlarda Muhammed’i yaptıklarından dolayı sorgulayabilme cesareti yoktur. O yüzden Muhammed’in her yaptığı işi doğru olarak görürler ve “O yapmış ise doğrudur” demişlerdir.

Bakınız Ibni İshak “Siret Resul” adlı eserinde Hendek savaşında olan bir hadiseyi nasıl anlatıyor: “Nuaym b. Mes’ud (ra), gizlice Müslüman olmuştu. Allah Resulü, ona bir müddet daha Müslümanlığını gizlemesini söylemiş ve onu bu muhasara esnasında, çok mühim işlerde kullanmıştı.

Nuaym, hem Kureyş’in hem de Yahudilerin itimat ve hürmet ettikleri bir insandı. Efendimiz, ona harbin bir taktik olduğunu söylemiş ve idare-i kelam etmesine de izin vermişti. Nuaym, bu ruhsat üzerine Yahudilere giderek: Kureyş sizi terk edecek ve Muhammed ile baş başa bırakacak. Düşünün o zaman haliniz nice olur. Eğer bu durumda kalmak istemiyorsanız, onların ileri gelenlerinden birkaçını rehin olarak yanınızda alıkoyun dedi. Onlar Nuaym’a olan itimatlarından dolayı bu sözlere kesin olarak inandılar.

Nuaym daha sonra Kureyş’e gitti. Onlara da: “Yahudiler Muhammed ile gizlice anlaştılar. Sizin ileri gelenlerinizden birkaçını rehin edip ona teslim edecekler. O da onlara ilişmeyecek. Sakın sizden böyle bir talepte bulunurlarsa onların dediğini yapmayın” dedi. Kureyşliler de Nuaym’a itimat ettiklerinden, onun bu tekliflerinden zerre kadar şüphelenmediler.

Kureyş ileri gelenleriyle Yahudi liderleri, bir gün bir araya geldiler. Her iki taraf da birbirinden şüpheleniyordu. Evvela Yahudiler sözü açtı ve: “Siz başınız sıkışınca çekip gidecek ve bizi bu adamla baş başa bırakacaksınız. Teminat için bize birkaç rehin vermezseniz biz savaşı bırakacağız” dediler. Kureyş, zaten böyle bir teklif bekliyordu. Nuaym’ın sözünü hatırladılar ve tabii bu teklifi reddettiler. Onların reddi, Yahudilere de Nuaym’ı tasdik ettirdi. Böylece ittifak bozulmuş oldu ve Yahudiler harp sahnesinden çekilmeye başladılar.

Nuaym Müslüman olalı birkaç gün olmuştu. Allah Resulü’nün insanları tanımadaki isabetine bakın ki, hemen Nuaym’ın becerebileceği bir işi ona teklif etmiş, o da arızasız bu işi yerine getirivermişti.” (Kaynak: Ibni İshak, Siret Resul.)

Yani Ibni İshak’ın yukarıda bize anlattığı hikaye diyor ki; “Muhammed iki kabileyi iftira ile birbirine düşürmüştür.” Burada bahsedilen kişi sadece bir asker olsa yukarıda anlatılanlar akıl dışı gelmez ve anlaşılabilir. Oysa bahsedilen kişi Allah sözcüsü, peygamberlik iddiasında olunca bu ve benzeri savaşları teşvik etmesi, savaş hilelerine başvurması ve ganimet peşinde koşması, ne kadar haklı ve Allah sözcüsü vasfına uygun olur?

Muhammed kendisine inananları diğer ayetlerde “Tanrı sözü diye, inanılan Allah ağzıyla” şu şekilde savaşa davet etmiştir;

Enfal 65: “Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer içinizde sabırlı yirmi kişi bulunursa iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) yüz kişi bulunursa, inkar edenlerden bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir kavimdir.”

Muhammed Müslümanları sanki mağdur olan ve eziyet çekenler gibi göstermeye çalışmış ve beyinlerini yıkamıştır. Asıl kervanlara saldıran, eşkıyalık ve gasp yapanların kendileri olduğu halde durumun adaletli görünebilmesi için suçu her zaman için kafirlere atmıştır. Tıpkı bugün kü geri kalmış Arap ülkelerin, geri kalmışlıklarının nedenini, İsrail ve Amerika olarak gösterdiği gibi. Onlar bugün sadece tıpkı peygamberlerinin 1400 sene önce yaptığını yapmakta ve “mağdur olan” kişileri oynamaktadırlar.

Şimdi, ortada ki çelişki barizdir. Muhammed önce Mekkelileri evlerinden zorla çıkartıyor, onları cehennem azabı ile korkutmakla kalmayıp üstüne üstlük bir de öldürülmelerini emrediyordu. Diğer bir tarafta ise “Sizi zorla evlerinden çıkartanlara karşı” yani Mekkelileri suçsuz oldukları halde suçlayarak savaşı körüklüyordu.

Bu strateji, Muhammed’i olağanüstü derecede başarılı yapmıştı. Muhammed “böl ve ele geçir” taktiğinin ustası idi. Kabileleri kabilelere, aileleri ailelere ve hatta evlatları babalarına bile düşman ederek, onları bölerek üzerlerinde kontrol sahibi olmayı başarıyordu.

Tevbe 23: Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse, BABALARINIZI VE KARDEŞLERİNİZİ BİLE DOST EDİNMEYİN. İçinizden kim onları dost edinirse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.

Kısa bir zaman içerisinde bu taktik ile tüm Arap yarımadasını ele geçirmeyi başarmıştır.

 

M.ALİ AKEL

Yorum Yok

Yorum Yapabilirsiniz

Kısa süreliğine yorum sistemi kapalıdır.