logo

KABE SAFSATASI...

KABE SAFSATASI!

İslam’a göre Kabe’yi Adem yapmış. İbrahim ve oğlu İsmail de yeniden inşa etmiş. Bu bilgiler sadece Kur’an’da ve Kur’an’dan sonra yazılmış olan kitaplarda geçiyor. İslam öncesine ait bu bilgileri destekleyen hiçbir kayıt yok!

İslam zaten İbrahimi dinlerin İsmaili kolundandır. Hristiyanlık ve Musevilik ise birbirini tamlayan iki tezat şeriata sahip İsraili kolundandır. Bunların hepsi masal, hayal ürünü şeyler. Temelde Sümer Mitolojilerinden etkilenmiş, Babil sürgününde kütüphanelerde bunu okuyan Yahudiler tarafından uydurulmuştur.

Kabe’den, ilk olarak M.Ö. 60 senesinde Romalı tarihçi Diodorus bahsediyor. Arapların büyük saygı gösterdiği put evi olarak kitaplarında geçiyor. Ondan önce hiçbir tarihçi bahsetmemiş. Örneğin Heredot bütün Arabistan’ı gezmiş, Arap tanrılarını yazmış ama Kabe’den hiç bahsetmemiş. Halbuki Kabe o sıra var olsaydı muhakkak yazardı. Bu durumda anlaşılıyor ki Kabe Heredot ile Diodorus arasındaki zamanda yapılmış. Yani M.Ö. 440 ile M.Ö. 60 arasında.

İbrahim ise M.Ö. 2000’li yıllara yakın yaşamış. Yani bu tarihlerden 1500 yıl önce. Tevrat’ta İbrahim’in hakkında yazılan geniş anlatımlarda ne Kabe’den bahseder ne de İbrahim’in Arabistan’a gittiğinden. İslamcılar bunu “Tevrat tahrif edilmiş” diyerek geçiştirmeye çalışırlar. Halbuki Muhammed’den 600 sene öncesine ait Tevrat bulundu ve bu tarihi Tevrat günümüzdekiyle aynı, hiç değişmemiş. Yani, dense ki “İslam’dan dolayı tahrif ettiler” daha İslam ortada yokken, Muhammed dünyaya gelmemişken Tevrat’ta bir bahis yok. En basit şeyleri bile yazan Tevrat, böylesine önemli bir ayrıntıyı atlamazdı.

Ve önemli bir nokta da Kur’an da dahil hiçbir kitapta hac yapan, Kabe’yi ziyaret eden bir peygamberden söz edilmez. Madem ki Adem zamanında yapıldı ve Allah’ın eviydi burası, neden peygamberler hac yapmamıştır? Sadece Muhammed’in bahsetmesi ve Kur’an’da geçmesi, putperestliğin yerine İslam yerleştirilirken hac ve Kabe hakkındaki bilgilerin de İslam’a uygun şekilde düzenlendiğini gösteriyor.

Peki ya Kabe’nin başına gelen olaylara ne demeli?

Bakara 125: “Hani biz Kabe’yi insanlara vaktiyle bir sevap mahalli ve emin bir sığınak yapmıştık. Siz de Makam-ı İbrahim’den namaz kılacak bir yer edinin.”

Müslümanlar Kabe’nin Allah tarafından korunduğuna inanırlar. Putperestler de öyle inanırdı. İslam’dan önce Tübba ve Fil Olayı Kabe’nin korunduğuna dair uydurulmuş efsanelerdi. Sözde Yemen hükümdarı Tübba, Kabe’yi yıkmak istemiş, bu yüzden felç olmuştu. Tavsiyeleri dinleyip Kabe’ye saldırmaktan vazgeçince iyileşmişti. Fil olayında ise Ebrehe’nin ordusunun “Ebabil Kuşları” tarafından perişan edildiği anlatılır ki putperestlerin bu efsanesine Kur’an’da Fil suresinde bahsedilmiştir.

Bakara 125 ayetinin de Kabe’nin eminliğini vurguladığı ve korunmuş bir yer olduğunu ifade ettiği tefsir edilir. (Bkz. Elmalılı Tefsiri) Aşağıdaki hadiste de bu korunmuşluk vurgulanır:

Muhammed buyurmuş ki: “Yüce Allah Kabe’ye “el-Atik” adını verdi. Çünkü onu despotların şerrinden korumuştur. Hiçbir zaman bir zorba ona galebe edemedi.” (Kaynak: Bkz Tirmizi, Tefsir, Hacc, 3169)

ŞİMDİ BİRLİKTE BAKALIM GERÇEKTEN ÖYLE Mİ? DESPOTLARDAN, ZORBALARDAN, AFETLERDEN GERÇEKTEN KORUNMUŞ MU?

Emeviler zamanında Kabe iki kez saldırıya uğradı. İlk saldırı Yezid döneminde yapıldı ve Harra olayından ve Medine katliamından sonra Mekke kuşatıldı. Şehir mancınıklarla dövüldü. Bu saldırılar sırasında Kabe’nin duvarları yıkıldı. Ahşap kısımları ve örtüsü yandı. Vakıdi şöyle demiştir: “Şamlılar” mancınıkla Kabe’ye taş atarken şöyle diyorlardı: “Ağzı köpük saçan deve gibi atıyor. Onunla Mescidin direklerini vuruyoruz.” (Kaynak: İbn Kesir, c.8, s.367) Kuşatma sırasında Yezid’in ölüm haberi geldiğinden Emevi ordusu geri döndü. Böylece Mekke’liler Medine’li Müslümanların akıbetine uğramaktan kurtuldular. Zübeyroğlu Abdullah kendisini Mekke’de halife ilan etti. Abdullah bin Zübeyr, harap olmuş Kabe’yi temellerine kadar yıktırıp yeniden inşa ettirdi. (683)

Ama Abdülmelik’in halifeliği zamanında Haccac’ın saldırısından kurtulamadılar. Kabe yine mancınıklarla dövüldü ve zarar gördü. Müslümanlar açlıktan günlerce sefalet içinde kaldılar. Köpek ölüleri yemek zorunda bırakıldılar. Haccac şehre girdi ve Abdullah bin Zübeyr’in kafasını kestirdi. Kabe’ye sığınanları kılıçtan geçirtti. (692)

Haccac, Kabe’nin kuzey duvarını yıktı. Hacerül Esved’i çıkarttı. Kabe’nin yıktığı duvarının taşlarını Kabe’nin tabanına döşedi, kapıyı yükseltti. Batı kapısını da örttü. Kabe’nin bu hali devam edip gelmiştir. (Kaynak: İbn Kesir, c.8, s.404).

Dolayısıyla Kabe, ne ayetteki gibi Müslümanlar için emin bir yer olabildi ne de hadisteki gibi korunabildi. Kabe’ye saldırılar bununla bitmedi. Karmatiler zamanında da Kabe saldırı yaşadı.

Karmati mezhebinin lideri Ebu Tahir Mekke’yi ele geçirdi. Mekke yolunun Karmatiler tarafından tehdit edilmesi nedeniyle Müslümanlar 925 yılında haclarını eda edemediler. 930 yılında Ebu Tahir, Hac zamanı Mekke’yi fethetti. Kabe’yi basıp hacıları kılıçtan geçirdi. Binlerce Müslüman öldürüldü. Hac mevsiminde, tavaf eden Hacıları, Kabe’nin kapısına oturup kılıçla kesti. Karmati Lideri, “Ben Allah’ım, Allah’layım, yaratanda yok eden de benim!” diyordu. Hacılar kaçıp Kabe’nin örtüsüne yapışıyor ama onlar, o halde öldürülüyorlardı. Ebu Tahir öldürdüğü hacıları Zemzem kuyusuna doldurttu. Zemzem kuyusunun üstündeki kubbeyi yıktıran Ebu Tahir Kabe’nin örtüsünü parçalatıp askerlere dağıttı. Kabe’nin kapısını söktürdü.

Ebu Tahir, bununla yetinmedi. Hacerül Esved’in sökülmesini emretti ve bunu balyozla söktürtüp yanı sıra götürdü. Hacerül Esved, 22 sene dışarıda kaldı. (Kaynak: İbn Kesir c. 11 s. 282) Kabe’nin kapısı kırıldı, örtüsü parçalandı, duvarlarına hasar verildi. Hacerül Esved taşı sökülüp Hecer’e götürüldü. 10 yıl boyunca Mekke’yi ellerinde tutarak haccı engellediler. Yaklaşık yirmi iki sene ellerinde tuttukları Hacerül Esved taşını dost gördükleri Fatımi halifesi Mansur’un ricası ile iade ettiler! Görüldüğü gibi kutsal görülen Hacerül Esved bile korunamamıştı.

Bir başka saldırıyı da İbni Kesir şöyle ifade eder:

Hacerül Esved, 1022 yılında da saldırıya uğradı. Mısırlı birisi hacılarla gelip Kabe’yi tavaf etti ve Hacerül Esved’i öpeceği sırada elindeki gürzle o mübarek taşa tam üç kez vurdu. Adam, “Ne zamana kadar şu taşa ibadet edeceğiz? Ne Muhammet ne de Ali beni yapacağım işten alıkoyamayacaktır. Bugün şu Beyt’i (evi) yıkacağım” dedi. Bunun üzerine Yemenli birisi onu öldürdü, adamları da öldürüldüler. (Kaynak: İbn Kesir, c.12, s. 84)

20 Kasım 1979 tarihinde ise önde gelen Suudi ailelerden birinin üyesi olan radikal Sünni Cüheyman önderliğindeki 500 kadar Suudi hanedanı karşıtı eylemci Kabe’yi ele geçirdi ve yüzlerce hacıyı rehin aldı. Eylem 2 hafta sürdü. Sonunda Suudiler Fetva çıkarılıp müşrik-kafir dedikleri Fransızlardan yardım istemek zorunda kaldılar. Fransız timinin müdahalesi sonucu eylem sona erdi ama 250 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı. Teslim olan 67 isyancı kafaları kesilmek suretiyle idam edildi.

Daha geçen yıllarda tadilat yapımında vinç düştü binlerce kişi öldü, acaba ölenler mi sınandı yaşayanlar mı? Acaba ölenler yeterince Müslüman mı değildi, yoksa El-ilah kendi evini ve inananını mı korumaktan acizdi?

Şeytan taşlama safsatası sırasında yaşanan birçok izdihamda binlerce hacının ezilerek öldüğünü de ayrıca belirtelim. Belli ki inananın El-ilahı pek de Kabe’yi korumakla uğraşmıyor.

Kabe bu saldırıların dışında defalarca sel baskını ve deprem nedeniyle zarar gördü.

Mikail de öyle. Sel baskınları Kabe’yi de vurabiliyor ve yüzme bilen Müslümanlar tavafı yüzerek yapmak zorunda kalabiliyor????

ŞİMDİ GELELİM BU HAC OLAYINA!

Hac denince Kabe ziyareti akla gelir ama dinlerin çoğunda hac ritüeli mevcuttur.

İslam’dan önce de birçok dinde hac vardı. Farklı isimlerde ifade edilmesine rağmen tüm inançlarda kutsal kişiler, kutsallaştırılmış yer ve nesneler vardır. Bu nesneler taşlardan, ağaçlardan, su kaynaklarından, dağ, mağara ve nehirlerden tutun da tapınaklara kadar çeşitlilik arz eder. Kişinin dini ne olursa olsun, insan tabiatı böyle yerlere ihtiyaç duymuş ve inancına uygun kutsallaştırılacak nesne ya da mabet arayışı içinde olmuştur. Sümerler de Nippur’daki Enlil, Samiler de Ninova’daki İştar, Mısırlılar’ın ziyaret ettiği Byblos’taki Baaltis tapınağı, Göbekli tepe vs. bilinen en eski hac yerlerindendi.

Eski Yunanlılar, yazgılarını öğrenmek için Apollon kahinine başvurmak üzere Delphi’ye giderlerdi. Ayrıca Asklepios’tan şifa dilemek üzere Epidauros’taki sağlık tanrıçasının meşhur tapınağına ziyaret yaparlardı.

Hindistan toprakları 2000 yıldan beri hac yapılan kutsal topraklar sayılır. Ganj nehri en kutsal mekan olmakla birlikte Hindistan’ın her köşesi kutsal mabet ve türbelerle doludur.

Budha’nın ilk manastırını kurduğu Racgir, Budha’nın iki havarisinin mezarlarının bulunduğu Şançi ve Budha’nın 24 yağmur mevsimini geçirdiği yer olarak bilinen Şravasti, Budhistlerin Hindistan’daki belli hac yerleridir. Budist haccının en önemli özelliği kutsal mabut ve mabetlerin çevresinde dönerek tavaf edilmesidir. Tibetli Budistler güzergahları üzerindeki tüm kutsal yerleri saat yelkovanı şeklinde tavaf ederek hac merkezine doğru yol alırlar.

Hristiyanların 2. yüzyılda Kudüs’ü hac amacıyla ziyaret ettikleri bilinir. 2. Yüzyılda, Havari Petrus’a adanmış anıtlar üzerinde, hac seyahatlerinin yapıldığına dair yazılar bulunmaktadır. Azize Helen’e, İsa’nın doğduğu, çarmıha gerildiği, gömüldüğü ve büyük kiliselerin kurulduğu yerleri ziyaret eden ilk hacı olarak kabul edilir.

Pavlus’un yaptığı yorumlarla hac ibadetine batini anlamlar yüklenmiş, bu nedenle Kudüs bir hac merkezi olmaktan çıkarılmıştır.

Daha sonraki dönemlerde İsa’nın yaşadığı yerleri görme arzusu, hac ziyaretini tekrar canlandırmıştır. Kudüs’ten başka birtakım kiliseleri ve kutsal yerlerin ziyaret edilmesini de hac saymıştır. Orta çağda bazı Hıristiyan azizlerinin gömülü bulunduğu kilise ve manastırlar bunlar arasındadır. Örneğin Fransa’da Lourdes ve Chartres kentlerindeki kutsal yerleri her yıl milyonlarca hacı ziyaret eder. Türkiye’de Efes yakınındaki Meryem Ana Evi de Hıristiyanlar için önemli bir hac yeridir.

Sukkot, Fısıh ve Şavuot bayramları, Yahudilikte aynı zamanda hac zamanıdır. Dini kurallara göre Yahudiler her sene bu bayramlarda Kudüs’e hacca gitmek zorundadırlar. Süleyman Mabedi yıkıldığı için günümüzde Kudüs’teki Ağlama Duvarı hac ibadet yeri olarak kabul edilmekte ama zorunlu kılınmamaktadır. Yahudilerde haccın İbrahim’e kadar uzandığına inanılır. Eski Ahid’de zikredilen yerler Yahudilerce hac mekanı olarak kabul edilir.

Kabe’nin çevresinde binlerce çırılçıplak insan bir yandan dönüp tavaf ediyor, bir yandan da hep bir ağızdan şunları haykırıyorlardı: “Lebbeyk Allahümme lebbeyk. La şerike leke illa şerikun huve lek. Temlikuhu ve ma-melek”

“Buyruğundayım Ulu Tanrım buyruğundayım! Buyruğun başım üstüne! Ortağın yoktur senin! Yalnızca tek ortağın var! O da sensin! Nesi varsa hepsi senindir Tanrım!”

Her kabilenin kendisine özgü telbiyesi vardı. Uzza’ya tapanların telbiyesi şöyleydi;

“Lebbeyk allahümme lebbeyk.

Lebbeyk ve sa’deyk.

Ma ehabbena ileyk”

Ünlü Arap soy bilimci “İbu’l-Kelbi Kitabu’l-Esnam” adlı kitabında Hac sırasında, Arafat ve Muzdelife’de ataları olan Nizamoğulları’nın böyle seslendiklerini yazıyor.

Çıplak tavaf amacı, her şeyden arınmış, her şeyi geride bırakmış, El-İlah’ın karşısında eşit şekilde çıkmış olmaktı. Özellikle Mekke dışı kabilelerden gelenlerin tümü çıplak tavaf ediyorlardı. Giysi ile tavafı Tanrı karşısında makbul saymıyorlardı.

Giysileriyle dönmek isteyenler ise tavaf sonrasında elbisesini atmak ve bir daha giymemek zorundaydı inanışa göre. O dönem insanların çoğu fakir olduğu için elbiseyle dönmek ancak az sayıdaki zengine mahsus idi.

Kabe’nin içinde her kabileye ait bir put vardı. 360 civarındaki putların en büyüğü Hubel’di.

El-İlah Ay tanrısıydı ve Güneş tanrıçasıyla evliydi. Kızları ise Lat, Uzza ve Menat idi.

El-İlah, Ellah olarak telaffuz edilirdi. Zamanla “Allah” denilmeye başladı.

İslam’dan önce de Kureyşlilerin en büyük tanrısı ve her şeyin yaratıcısı “Allah” idi.

Buna Arap şiirlerinde ve isimlerinde de sıkça rastlanır. Örneğin Muhammed’in babasının adı Allah’ın kulu anlamında “Abdullah” idi.

İslam öncesi Arap şairlerinden Adiyy İbn Zeyd’l İbadi divanındaki bir şiirinin ilk dizesinde şöyle der:

“RAHİME’LLAHÜ MEN BEKA LİL HATAYA

KÜLLÜ BAKİN FE ZENBUHU MAĞFURUN”

“Allah, günahları için ağlayana merhamet eder.

Günahları için ağlayanların günahlarını bağışlar.”

İslam öncesi şairlerinden Ümeyye İbn Ebi’s Salt’ın iki dizesi ise “ALLAHÜMME” ile başlıyor:

“Ulu tanrım, sen istersen herkesi bağışlarsın.

Sana muhtaç olmayan noksansız kul var mı?”

Çıplak hacılar, Hacerül Esved taşı adını verdikleri ve gökten indiğine inandıkları kara taşın, önünden geçerken onu öper ve yüz sürerlerdi. Bu taşın daha önceki dönemlerden kalma çok tanrıcılık inancındaki Afrodit heykelinin kafası olduğu konusunda görüşler ağırlıktadır.

Ancak Kureyşliler bu taşı soylarının oluşumunun simgesi ve üreme organı olarak görmekteydiler. Soylarının İbrahim’in cariyesi ve İsmail’in annesi Hacer’e dayandığına inandıklarından bu taşa da Hacerül Esved adını vermişlerdi.

Taşın kara olması yıllarca el sürülmesinden dolayı ya da içeriğindeki madenler nedeniyle oksitlenme olarak açıklanır.

7 kez yapılan Tavaftan sonra yine çıplak olarak Safa ve Merve tepeleri arasında 7 kez gidip gelinirdi. Bu 7 sayısı putperestlerce kutsaldı. 7 sayısının kutsallığına Sümer-Babil uygarlıklarında da rastlanır. Bu iki tepede “İsaf” ve “Naile” adlarında iki heykel vardı. Bunların zamanında birbirine aşık iki gençken Kabe’de sevişecek kadar çılgınca bir harekete yeltendiklerinden, El-İlah tarafından taşa dönüştürüldüklerine inanılırdı ????

İslam’da ise Say’a, İbrahim’in Hacer’i ve oğlunu bu ıssız yere terk etmesinden sonra Hacer’in bir o tepeye, bir öbür tepeye çaresizce koşup çevreye bakarak yiyecek, su ya da bir yardım araması olarak inanılır. Bu tepeler arasında 7 kez gidip geldikten sonra güya Cebrail ortaya çıkar ve ayağı ile yere vurarak zemzem suyunu çıkartır.

Bakara 158: “Şüphesiz, ‘Safa’ ile ‘Merve’ Allah’ın işaretlerindendir. Böylece kim evi (Kabe’yi) hacceder veya umre yaparsa, artık bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir sakınca yoktur.”

Belli ki putperestlerin haccı İslam’a sokulurken “İsaf “ve “Naile’nin” hikayesi de Hacer’e uyarlanmış ve böylece Arapların vazgeçemedikleri bir başka ritüel de İslamlaştırılmıştır. “Ebu Bekr İbnu Abdurrahman der ki: “Ben bu ayetin, (yukarda zikredilen) her iki grup hakkında da inmiş olduğunu görüyorum. Yani, hem cahiliye devrinde Safa ve Merve’yi tavaftan çekinenler hakkında inmiştir hem de öncekileri tavaf ettikleri halde, İslam’dan sonra -Allah’ın Kabe’yi tavaf etmeyi emretmiş olmasına rağmen Safa ve Merve’yi zikretmemiş olması sebebiyle- bunları tavaftan çekinenler hakkında inmiştir. Safa ve Merve’nin de (Kur’an’da) zikri Kabe’yi tavaf emrinden sonra gelmiştir.

[Kaynak: Buhari, Hacc 79, Umre 10, Tefsir, Bakara 21; Muslim, Hac 260-263 (1277); Ebu Davud, Menasik 56, (3901); Tirmizi, Tefsir, Bakara (2969); Nesai, Menasik 168, (5, 238-239); Muvatta, Hacc 129, (1, 373)]

Çıplak tavafı hoş karşılamayanlar, eşlerine izin vermeyenler ya da eşlerine gece çıplak tavaf yaptıranlar da vardı. Kureyş’de gelişen inançlardan Hanifler bu gruptandı. Muhammed de çıplak tavafa karşıydı ve Mekke’nin fethiyle birlikte çıplak tavafı yasakladı. Ayrıca Kabe çevresine putperestlerin yaklaştırılmamasını emretti.

Çıplak tavaf ile ilgili olduğu düşünülen, Buhari ve Müslim gibi sağlam hadisçilerin hadisleri arasında yer alan şu hadis ilginçtir:

“Peygamberin izniyle ihramdan çıkıp Mina’da bulunan kadınlarımıza yöneldik. Zekerlerimizden meni damlıyordu.”

Çıplak hac yasaklanmış olsa da çıplaklığın önemi tamamen terk edilmemişti.

Sıradan giysiler yerine sadece iki parçadan oluşan “İhram” denilen giysi de çıplaklığı temsil ediyordu. İslam’da Hac, ahiretteki mahşerin bir provası ve tasviri olarak görülür. İnsanlar mahşerde de üzerlerinde bir giysi olmaksızın toplanacaklardır.

Üzerlerinde ihram olsa da tavafın ve sa’y’ın coşkusuna kendilerini öylesine kaptırırlardı ki ihramları da açılır saçılır, yine her şeyleri görünürdü.

Hadislerden birinde, peygamberin çıplaklığı da şöyle ifade edilir:

“Kureyş’ten kadınlarla birlikte Ebu Hüseyin’in ailesinin evine girdik. Rasulüllah, Safa ile Merve arasında sa’y ediyordu. Biz de ona bakıyorduk. Sa’y’ın şiddetinden elbisesi beline dolanmıştı ve hatta ben dizlerini gördüğümü bile söyleyebilirim. O, sa’y yaparken şöyle diyordu:

“Sa’y ediniz. Zira Allah onu sizin üzerinize yazmıştır (farz kılmıştır)” Buna göre, Sa’y, hac ve umrede Beytullah’ı tavaf etmek gibi haccın rükünlerindendir.

(Kaynak: İbn Kudame, (a.g.e.) aynı yer, Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, Terc. Tayyar Tekin, İstanbul 1987, II, 143)

Muhammed, putperestliği yıkıp, kendi kurguladığı dinini egemen kılınca hac adetlerinin çıplak tavaf haricindeki tümünü aynen uygulamıştır. Düşünsenize Muhammed’in kadınları ve hizmetin de olan seçme cariyeleri Kabe etrafında çıplak tavaf ediyor. ????

Putperestlerin telbiyesi ise şöyle değiştirilirmiştir:

“Lebbeyk, Allahümme lebbeyk,

lebbeyke la şerike leke lebbeyk,

innel’hamde ve’n ni’mete leke ve’l-mülk, la şerike lek.”

HAC’DA ŞEYTAN TAŞLAMA DA PUTPERESTLERDEN KALMA BİR RİTUELDİR.

Kusay zamanına kadar, müşriklerden Hacca gelenler, Mina’da Şeytan taşlarlardı. Fakat ilk taşı Sufe kabilesinden birisinin atması gelenekti. Hacılar ancak onunla birlikte Şeytan’a taş atarlardı. Kusay taraftarları, Sufelilerle savaşarak onların elinden bu görevi de aldılar. (Kaynak: Taberi, IV, s.33)

Ancak Şeytan taşlamanın kaynağı putperestlerden önce Sümer-Akad kültlerinde görülür. O dönemden kalma bir ilahide Sümer tanrılarından Enki’nin taşlanması dile getirilir.

Şeytan taşlanan yer Mina’dır. Burada büyük Şeytan, orta Şeytan ve küçük Şeytan taşlanır.

Bunlara Kabe Cemresi, Küçük Cemre ve Orta Cemre denir. İslam’a göre bu Şeytanları taşlamak vaciptir. Her birine 7’şer taş atılır. Şunu belirteyim ki, bunu Şeytan’ın ateşten yaratıldığını iddia ederken yapmaları da çok ilginç değil mi? ????

Şeytan taşlamanın İbrahim’den kaldığına inanılır. Bu hususta İbni Abbas’ın rivayeti de şöyledir:

“İbrahim hac ibadetini yapmaya geldiği zaman, Kabe Cemresi yanında Şeytan ona göründü. Bunun üzerine onu yedi adet taşla taşladı, Şeytan yere battı. Sonra Orta Cemre yanında Şeytan ona tekrar göründü. Yedi taş da orada attı. Böylece Şeytan tekrar yere battı. Bir müddet sonra Küçük Cemrenin yanında yine karşısına dikildi. Burada da yedi taş daha atınca artık Şeytan iyice yere yığılıp kaldı.”

Müslümanların Şeytan taşlamasının sebebi de İbrahim’in yolundan gitmek ve onun hatırasını yad etmek olarak nitelenir.

Her Hacda Şeytana milyonlarca taş atılır ama Şeytanın burnu dahi kanamaz. Fakat bugüne kadar Şeytanları taşlayacağım diye birbirini ezmekten binlerce aklını kullanamayan Müslüman ölmüştür. Hatta sinirlenip hızını alamayan ahmakların terlik, telefon (eski model), madeni para ve buna benzer maddeler de attığı gözlenmiştir.

İslam’ın yeni hac düzenlemesinde değiştirilen bir başka adet ise tavaf sırasında alkışların ve ıslıkların kaldırılmasıydı.

Araplar, İslam öncesi haclarında el çırpıyorlar, bağırıyorlardı. Kur’an bu hacca müşrik haccı diyor. Enfal 34-35. ayetleri bu konu ile ilgili tarihi bir belgedir. Bu ayetlerde eski hac eleştirilirken bu işin el çırparak ıslık çalarak yapıldığı açıklanıyor.

Enfal 35: “Kabe’deki tapınmaları sadece ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildir. İnkarınıza karşılık artık azabı tadın.”

Yine Putperest Araplar, Kabe çevresinde kurban keserler, bu kurbanın kanını da Kabe’nin duvarına sürerlerdi. Bundan amaçları ilahların hoşuna gitmek ve hayır kazanmaktı. Kur’an, bu adeti de yasakladı. Kurbana yeni bir yorum getiren Hac 37: ayetinde şöyle der: “Bu hayvanların ne etleri ve ne de kanları Allah’a ulaşacaktır. Allah’a ulaşacak olan ancak sizin, O’nun için yaptığınız gösterişten uzak amel ve ibadettir. Size doğru yolu gösterdiğinden, Allah’ı yüceltmeniz için onları böylece sizin buyruğunuza vermiştir. İyilik yapanlara müjde et.”

Bu kurban kanını sürmek geleneği günümüzde de görülüyor. Özellikle otomobil alanların tekerleklere kurban kanını sürmesi, kurban kanının alına sürülmesi vs. gibi akıl dışı uygulamalar hep putçuluk döneminden kalan adetlerdir.

Kurban Bayramı günlerinde getirilen tekbirler, teşrik tekbirleri diye isimlendirilmiştir.

“Teşrik” İslam öncesi dönemde kesilen kurban etlerinin kızgın kayalara serilmek suretiyle güneşte kurutulmasına denilmektedir. Böylece hacılar, hacda kesilen kurban etlerini güneş ve taşlar üzerinde kurutarak sonraları yemek üzere kendileri için saklamışlardır.

Yıllarca dünyada birçok ülkede açlık çekilirken Hacda kesilen kurban etleri telef oluyordu.

Son yıllarda yoksul ve ihtiyaç sahibi ülkelere kurban etlerinin bir kısmı sevk edilmeye başladı. Buna rağmen sevk edilemeyen tonlarca et ziyan olmaya devam ediyor. Hatta bununla ilgili youtube’de birçok videoya rastlayabilirsiniz.

Hacda saçların tıraş edilmesi de putperest dönemin adetlerindendir. Bu adetle hem kirlilikten kurtulunduğuna hem de kesilen her saç telinin, kurtulunan günah olduğuna inanılır.

Ya Fil Vakası Masalına ne demeli? Kabe’nin kutsallaştırılması ve haccın farz kılınmasının sebeplerinin başında ticaret gelir.

Putperest dönemde de Mekke hac sayesinde bir ticaret merkeziydi. Hac aylarında panayırlar kurulur, çevre yerleşimlerden gelenlerin alışverişi ile Kureyşliler ticari kazanç sağlarlardı.

Bu nedenle de hac aylarını haram ay olarak sayarak bu aylarda savaşmayı yasakladılar. Böylece Mekke tüccarlar ve kervan sahipleri açısından güvenli bir yer oldu.

Bu güven konusu Fil vakasının efsaneleştirilmesiyle ilahi özelliğe dönüştü ve Kabe’nin Allah tarafından korunduğu inancı doğdu.

Ancak tarih, birçok kez Kabe’nin çeşitli afet ve saldırılara maruz kaldığını gösterir ve bu inancı çürütür.

“Ey Hatice, vallahi ben Lat, Uzza ve Menat’a tapmam. Vallahi ben onlara asla tapmam!” Bir komşusu, Muhammed’in Hatice’ye böyle seslenerek yanıt verdiğini söylüyor.

Putperestliğin Muhammed üzerinde etkili olduğu ve bu etkilerden tamamen kurtulamadığı söylenebilir. Mekke’nin fethinden sonra Kabe putlardan temizlenmiş, sıra çevre bölgelerdeki büyük putlara gelmişti. Halid Bin Velid’i Uzza putunu kırmaya göndermiş, döndüğünde merakla ne olduğunu sormuştu. Uzza’nın yıkıldığına inanamamış ve Halid’i tekrar geri döndürmüştü. Muhammed’in gözünde Kabe’deki kabile putlarının öneminin olmadığı anlaşılıyor ama Lat, Uzza ve Menat konusunda dikkatli ve tedirgin. Şeytan ayetleri iddiası da bu hassasiyetini gösteriyor. Eğer bu konuda büyük tepki almasaydı, bugün İslam’da en büyük melekler Lat, Uzza ve Menat olurdu herhalde.

Putperestlikle tek Tanrıcılık arasında yaşanan çelişkiler neticede karma bir dini ortaya çıkarmıştır.

Dönemin Hanifleri de bunu görüyor ve şiddetle karşı çıkıyorlardı. Bir kıble edinilmesi, en büyük put merkezi olan Kabe’ye sahip çıkılması, tüm putperest dönem adetlerinin aynen sürdürülmesi bunun göstergesidir.

Tek tanrıcılık saf anlamda İslam’a yerleşememiş, putperest zihniyeti sürmeye devam etmiştir. Bu da beraberinde yeni putlar edinilmesine sebep olmuştur. Muhammed’in yüceltilmesi ve “kainatın efendisi” haline getirilmesi bunun sonucudur. Yaratılan ilk ruh olduğu, o yaratılmamış olsa hiçbir şeyin yaratılmayacağı, ondan şefaat istenmesi vs. Lat, Uzza, Menat putperestliğinden farksız bir durumdur. Tek fark resim ve heykelin İslam’da yasak oluşudur. Eğer bu yasak olmasa, büyük olasılıkla Muhammed’i yüceltmede İsa sollanırdı…

Müslümanlar için Arabistan’ı kutsal yapan Mekke, Mekke’yi kutsal yapan Kabe, Kabe’yi kutsal yapan ise Hacerül Esved denilen kara taştır.

Tarih öncesinden itibaren Pagan Arapların kutsal sayıp çevresinde döndükleri, el-yüz sürüp öptükleri bu taş, sözde tek tanrıcıların namazlarının kıblesi olmuştur.

İslamiyet’in başlangıcından itibaren Müslümanlar içinden bu kara taşa muhalefet oluşmuş ve bu pagan fetişine son verilmesi talepleri günümüze kadar sürmüştür.

İlk kadın mutasavvıf Basralı Rabia (Ö.801), Kabe’yi ziyaret ettiği zaman bağırarak şu sözleri söylediği anlatılır: “Sadece taştan ve tuğladan yapılmış bir ev görüyorum; bunların bana ne yararı var!”

Wasit kentinde Mazda (Zerdüşt), Kudüs’te ise Hristiyan toplulukları arasında yaşamış ve Karmatilerle ilişkisi olan Hallac-ı Mansur (Ö.920), “Kabe’nin yıkılması ve Hac tapınmasını Müslümanların kendi evlerinde yapması gerektiğini” öğretiyordu.

Sufilerden Şibli 10. yüzyılda eline alev alev yanan bir odun almış sokaklarda koşuyor, bir yandan da “Kabe’yi yakmaya gidiyorum!” diye bağırıyormuş. Neden yakmak istediğini sorduklarında: “Böylece Müslümanlar Kabe’nin yeri ile değil, sahibi Tanrı ile daha fazla ilgilenirler” diye yanıt vermiş. (Kaynak: Timoty Freke, The Wisdom of the Sufi Sages, Goldsfield Press Ltd., Hong Kong, 1999, s.9)

Yunus der ki ey hoca!

Gerekse var bin hacca.

Hepsinden iyice,

Bir gönüle girmektir.

 

M.Ali Akel

Yorum Yok

Yorum Yapabilirsiniz

Kısa süreliğine yorum sistemi kapalıdır.