logo

İSLAM TOPLUMLARI NEDEN AYDINLANAMIYOR...

AYDIN İNSAN KİMDİR???
AYDINLANMA NEDİR??
BATI NASIL AYDINLANDI???
İSLAM TOPLUMLARI NEDEN AYDINLANAMIYOR???

YAZI UZUN OKUMAYIN AYDINLANIRSINIZ...

Alexander Grushevsky “aydın kişi” konusunu derinlemesine incelemiş yazarlardan biridir. Yapıtında, aydının tanımını yaparken, okumuşluk ya da bilginlik ya da çağdaş görüşlülük gibi veriler yanında, bir de asıl kendi kendini aşabilme, sürekli şekilde gelişebilme, yaratıcı yaşam kuralları edinebilme, sınırsız şekilde hoşgörüye yönelebilme, insanlığa reva görülen haksızlıklara, baskılara, zorbalıklara, eşitsizliklere, sömürmelere ve her türlü şiddete ve kısacası insan şahsiyetinin haysiyetini zedeleyen her şeye karşı isyan geleneğini “huy” haline getirme zorunluluğunu öngörür.

Şu bir gerçektir ki, akılcı bilim denen şey, din ve dogmacılık karşısında bağımsızlaştıkça her alanda ilerleme olmuştur: bilim bağımsızlaştıkça, din kuruluşuna karşı akılcı saldırılar artmış ve dinsel inançlar depreme uğramıştır. Buna rağmen din yok olmamış, fakat sadece kendi alanını ibadet sorunlarıyla sınırlayıp akıl ve zekâ gücünü kendi özgürlüğü ile baş başa bırakmıştır. Ve işte dine karşı girişilen eleştiriler ve yermeler sonucu olacaktır ki, Batı 18. yüzyılda Akıl Çağı’na ve uygarlık rayına oturmuştur. Bunu yapamayan ülkeler ise, bugün hâlâ ilkellikler ve gerilikler içerisinde yüzmekte ve ellerini Batı ülkelerine açmış dilenmektedirler. Biz aydınlar, yetersiz kişilerin ilkel saldırılarına uğramak, hatta yok kılınmak pahasına da olsa, bu tepkiyi gösterebilmeli ve akıldışılıkları halkın önünde sergilemeli, eleştirebilmeliyiz. En asil görevimiz, halkı artık din sorunlarının eleştirisine tahammül edebilir ve hatta katılabilir kerteye getirmektir.

Eskiden kalma bir miras olarak “Batı” sözcüğü, şeriatçının anladığı kavram doğrultusunda “gavur dünyası” karşılığı olarak kullanılır. Osmanlı yazarlarının kaleminde “gavur” sözcüğü Batı’yı hakir görmek için iş görürdü. Aşık Paşazade ya da Naima gibi… tarihçilerin kitapları hep bu sözcüklerle doludur. Şairler şiirlerini hep bunlarla donatmışlardır Çünkü Kur’an’a göre yeryüzü, Müslümanların yaşadıkları yerler (yani Dar- ül İslam) ile, Müslüman olmayanların (Hıristiyanların, Yahudilerin vs… yani gavurların) yaşadıkları yerler (yani Dar- ül Harb) olarak iki bölümden ibaret sayılmıştır. Ve yine Kur’an’a göre Müslümanların (Dar- ül İslam’ın), Müslüman olmayanları (Dar- ül Harb’i) düşman bilip ‘din İslam oluncaya değin’ onlara karşı (cihad) halinde bulunması koşuldur (Tevbe Suresi, ayet 29) Yine Kur’an’ın Maide Suresi’nin 51. ayetinde, ‘Ey inananlar, Yahudilerle Nasranileri dost edinmeyin Sizden kim onları dost edinirse şüphe yok ki, o da onlardandır’ diye yazılıdır.

Afrika ve Asya’ya ve diğer bölgelere yayılmış bütün Müslüman toplumların ortak özelliği, şeriat dışında “gerçek” bulunmadığı inanışına saplanmışlık, akılcılığa ve çağdaş düşünceye yabancılık, farklı inançlara ve özellikle Batı dünyasına ve Batı uygarlığına düşmanlık, geçmişten kalma geleneklere körü körüne bağlılık, yaratıcı zekâdan ve özgür düşünme gücünden yoksunluk, her alanda geri kalmışlık ve yoksulluk, “pejmürde” ve “müptezel” yaşamlara alışmışlık ve asıl acıklısı, insan varlığına, insan sorunlarına ve insan haklarına saygısızlıktır.

Batı dünyasının toplumları, her ne kadar dinsel inançları ve gelenekleri sürdürmekle beraber, akılcılığı bütün bu değerlerin üstüne çıkarabilmişlerken ve insan sorunlarını akıl rehberliğiyle çözümlerlerken, İslam toplumları henüz böyle bir aşamaya yönelememişlerdir. Bu ülkelere hakim olan zihniyet gereğince, insan sorunları ön planda tutulmaz; ön planda tutulan şey, “Tanrı” ve “Peygamber” sorunlarıdır. Kutsal ve önemli olan tek şey “Tanrı” dır, “Peygamber”dir. İnsan yaşamıyla ilgili hiçbir şey akıl verilerine göre ele alınmaz; Tanrı ve Peygamberden geldiği kabul edilen emirlere göre ele alınmaz; Tanrı ve Peygamberden geldiği kabul edilen emirlere göre ele alınır. Çünkü İslam dünyası henüz “akıl çağı”na girmiş değildir; “hümanizma”ya yönelmiş değildir. Batı dünyasının yüzyıllar önce ulaştığı “aydınlanma” devrimlerini geçirmiş değildir. Bundan dolayı gerilikler içerisindedir.

İnsanlığın yetiştirdiği ilk gerçek aydının Akhnaton olduğu kabul edilir. Milattan önce 1375- 1305 yılları arasında yaşamış olan Akhnaton, eski Mısır firavunlarındandır. Yaşamı boyunca tüm insanlığa yararlı en asil fikirlerin yaratıcısı ve savunucusu olmuştur. Temsil ettiği nitelikler arasında; insan varlığının kutsallığına ve aklın üstünlüğüne iman; insanlığın sefalet ve acılarına akılcı yollarla çözüm bulma azmi; ırk, cins, inanç ve safir farklara bakmaksızın tüm insanları sevgi kaynağında birleştirip dünya kardeşliği duygularını canlandırma amacı; insanlığın kurtuluş adına her fedakârlığı ve her tehlikeyi göze alma kararlılığı ve buna benzer emsalsiz değer ölçüleri yer almıştır. “Korkutucu Tanrı” fikrini ilk kez tanımlayan ve Tanrıyı bütün insanlar için “ortak sevgi kaynağı” niteliğinde kılan ve böylelikle insanlığın sınırsız bir gelişme olasılığına kavuşması yolunu böylelikle insanlığın sınırsız bir gelişme olasılığına kavuşması yolunu açan ilk insan o’dur.

Akhnaton’a göre Tanrı “Emredici” ya da “Diktacı” ya da “Korkutucu ve İntikamcı” filan değil, aksine insanlara düşünce ve davranış serbestisi tanıyan ve onları kendinde, yani “Sevgi” kaynağında birleştiren bir güçtür. Ve yine Akhnaton’a göre din denilen şey, şekilcilikten ibaret olmamalıdır: Örneğin dua etmek, kurban adamak, oruç tutmak ya da gökten indiği söylenen emirlere körü körüne uymak demek, dindarlık sayılmamalıdır. Din anlayışı, ona göre, sadece ve sadece gerçeklere tapma geleneğinden ibaret olmalıdır. Denilebilir ki, din anlayışını şekilcilik dışında görebilen ilk insan Akhnaton olmuştur. Kendi halkını da bu yönde etkilemeye çalışmış ve gerçek dindarlığın dikhakçı olmak, insanca davranmak olduğu fikrini aşılamaya uğraşmıştır. Kendi zamanına gelene dek dinsel gelenek şeklinde benimsenen kurban kesimini (insan kurban etmek dahil) Akhnaton yasaklamıştır. Zevk için hayvan avına çıkmayı dahi önlemiştir.

18. yüzyıl düşünürlerinden Lessing’in şu izlenimi, aklın fonksiyonu konusunda gerçek aydın’ın tutumunu tanımlamaya yeterlidir: “…Şayet Tanrı karşıma dikilirse ve bir elinde tüm gerçekleri tuttuğunu ve diğer elinde de gerçeklere götüren aracı bulundurduğunu söyleyerek bana –‘seç bunlardan birisini-‘ dese, büyük bir meclubiyetle ben O’na –‘Ey Tanrım, sen bana gerçeklere götüren aracı ver, diğer elinde tuttuğun gerçekleri kendine sakla-‘ derdim”. Lessing’in bu sözleri, Tanrı’nın elindeki hazır gerçekleri almaktansa, gerçeği araştırıp bulmak ve ortaya koymak isteyen gerçek aydın’ın akılcılığını sergiler.

Geriliğin ve ilkelliğin simgesi, gelenekselliktir; daha doğrusu, akıl süzgecinden geçirilmemiş geleneklere körü körüne teslimiyettir. “Geleneksellik” dediğimiz şey, ister sosyal, ister ahlaksal alanda olsun, şu ya da bu şekilde yerleşmiş kuralların ve inanışların, tekrarlana tekrarlana “değişmezlik” ve adeta “kutsallık” niteliğini kazanması demektir. Böylesine kökleşmiş kurallar ve inanışlar, yaptırım gücünü, akıl kaynağından değil fakat çevrenin inanç zorlamasından alır. Bundan dolayıdır ki, bu tür gelenekselliğe karşı durmak güç ve hatta tehlikelidir.

Tarihte hiçbir ülke ve hiçbir toplum bakımından “askeri başarılar” ve “toprak ve arazi işgalleri”, tek başına “uygarlık” ölçeği sayılmamıştır. Ne yazık ki, ne bu dönemde ve ne de daha sonra, müspet akıl ve özgür düşünce temsilcisi sayılabilecek insanlar yetiştirememişizdir. Aksine, dogmalara saplı ve akılcılıktan yoksun ve böyle oldukları için toplumu da kendileri gibi akılcılığa düşman Ebu’s –suud gibi “efendileri” yüceltmişizdir. Bu yüzdendir ki, askeri bakımdan o en güçlü sayıldığımız 240 yıllık süre içerisinde bile 35 savaştan 17’sini kaybetmiş olmamıza ve çöküş dönemine yönelişimizin başlangıcı olan Karlofça’yı (1699) ve Pasarofça’yı (1718) imzalamış bulunmamıza ve bu arada Rusya ile yaptığımız on üç savaşın on ikisinden yenik olarak çıkmış olmamıza rağmen kendi kendimize, “Nedir bu felaketin sebebi?” diye sormamışızdır. Atatürk’e gelinceye kadar da aklımızı başımıza toplayıp bir çıkış yolu aramamışızdır. Her şeyi kaderciliğe bağlamış ve “Tanrının dediği olur” diyerek teselli bulmaya çalışmış ve “Şeriatın özü’ne dönmek ve Kur’an’ı aynen izlemekle” her şeyin düzeleceğini sanmışızdır.

Müslüman ülkeler içerisinde en ileri kertede olduğu kabul edilen Türkiye Cumhuriyeti’nde Diyanet İşleri Başkanlığı’nca yayımlanan bir dergide, üniversite mezunu bir yazar, müspet ilim yerine Kur’an’da yer aldığını ve örneğin dünyanın güneşten kopması ve göklerin ve yeryüzünün yaratılması olaylarının ve bununla ilgili “Laplace teorisi”nin Kur’an’da el- Enbia Suresi’nin 30. ayetinde bulunduğunu kaygusuzca söyleyebilmektedir.

Batı’da her türlü bilimsel gerçeklerin Kutsal Kitap’ta yattığı şeklindeki inanışların egemen olduğu bir dönem olmuş, fakat Batılı aydın bu inanışları akıl silahı ile yıkabilmiştir.
Oysa ki koca bir İslam tarihi boyunca hemen hiç kimse çıkıp da Kur’an’ın bilimsel ve ahlaksal gerçeklerin kaynağı olmadığını haykıramamıştır; bir tek insan çıkıp da, akıl ve ahlak verilerine ve insanlar arası sevgi ve kardeşliğe ters düşen şeriat emirlerine (örneğin “Müşriklerin öldürülmelerini” ya da “Ehl-i Kitab”a, yani Yahudilere ve Hıristiyanlara “Cihad” açılmasını ya da köleliği vs. öngören hükümlere) karşı sesini yükseltmemiştir. Buna karşın Batı’da, hemen her yüzyıl itibariyle nice aydınlar, Tevrat ve İncil ve diğer din kitaplarında yer alan bu tür hükümlere karşı amansızca dikilmişlerdir.

Bir tek insan çıkıp da şeriat hükümleri arasında Tanrının yüceliğiyle bağdaşmayan, insan şahsiyetinin haysiyetiyle uyuşmayan hükümleri akıl ve vicdan süzgecinden geçirmemiştir. Bir tek düşünür çıkıp da Muhammet’in çoğu zaman olumsuz nitelik taşıyan yaşamlarını eleştirmemiştir. Kuran’da, rızk’ın Tanrıdan geldiği, Tanrının dilediği kişilere azla sermaye verdiği ve fakat gelecek dünyalarda yoksulların zenginlerden fazla itibar görecekleri ve cennete zenginlerden önce gidecekleri belirtildiği içindir ki, yoksulluğun fazilet sayılması bir gelenek olmuştur.
Ortaçağın bir özelliği “dogmacılık” (yani din kitaplarındaki verileri mutlak gerçek bilme geleneği) ise, diğeri de “İskolastikçilik”tir; yani bilim otoritesi olarak kabul edilenlerin söyledikleri dışında gerçek olmadığına ve özellikle Eski Yunan kaynaklarının yanılmazlığına inanmıştır. “İskolastikçilik” aslında, dogmacılığa karşı bir tepkidir ve Batı dünyasının bilimsel şahlanmasını sağlayan adımların atılmasına yol açmıştır.

Eski Yunan bilimlerine ve felsefesine olanak yaratan düşünce sistemi, bilindiği gibi, diyalektik metoda dayanır. Bu metot “Bilimsel gerçeklere akılcı araştırmalar ve tartışmalara ulaşır” formülünü ve “Tez” ve “Antitez” çatışmasından “Sentez” doğacağı inanışını kapsar. Bu usul Eski Yunan’a özgü iken Hıristiyanlığın devlet dini olmasıyla terk edilmiş ve yerini “Her gerçek kutsal kitapta vardır” geleneğine, yani “dogmacılığa” bırakmıştır. Ahd- i Atıyk, Yahudilerin Tanrı anlayışını ve Ahd- i Cedid, ise İsa’nın tanımladığı Tanrı anlayışını yansıtır. Beşinci yüzyılda dinsel dogmalara karşı çıkan ve “Gerçeklere ancak akıl yolu ile erişilir” diye konuşan ve irade özgürlüğüne inanmış olarak kader felsefesine meydan okuyan düşünürlerden biri Pelagius’tur (İS 400)

“Günah” denen şeyin din kitaplarında söylendiği gibi Adem ve Havva’dan kalıtım yolu ile geldiğini kabul etmez. Ona göre “günah”, “iyi” ile “kötü”yü birbirinden ayırma yeteneğine sahip kişinin kendi iradi davranışlarından doğar. Kişiyi suçlu ya da suçsuz yapan şey, Tanrı yazgısı değil ve fakat kendi iradi davranışlarıdır. Ortaçağ Batı’sı, o en karanlık sayılan yüzyıllar içerisinde dahi akıl rehberliğinde yürümeyi meziyet bilen ve örneğin “Din hükümlerini, düşün gücüne sahip aklın eleştirisinden geçirmek şarttır” diyen nice aydınlar yetiştirmiştir. Scotus Erigena (İS 833- 880) bunlardan biridir.

Erigena, Hıristiyanlığın temel verilerini akılcı eleştiriden geçirir ve akla ve mantığa ters bulduklarını elemek ister. Örneğin “Kutsal Kitap” ta, Tanrının bazı insanları cehenneme ve bazılarını cennete atacağına dair olan hükümlerin akla yatkın olmadığını ve bu itibarla cehennem ateşine atılmanın ya da cennet ödüllerine kavuşmanın “vicdan muhasebesi” demek olduğunu ve din verilerini sembolik yönleriyle ele almak gerektiğini belirtir.
Pierre Abelard (İS 1079- 1142); “Gerçeklere akıl yolu ile erişilir; din verilerini akılcı temele dayatmak gerekir. Ancak bu suretledir ki din kitaplarındaki akla ve vicdana ters düşen hükümler giderilebilir. Tüm insanlar arasında sevgiyi ve kardeşliği sağlayabilmek için ‘Korkutucu ve Keyfi’ Tanrı fikri yerine “İyilik Tanrısı’ fikrini yerleştirmek gerekir” diyebilen bir düşünürdür.
Abelard, insanlık bakımından sakıncalı bulduğu din emirlerine (örneğin köleliği, kaderciliği, eşitsizliği, hoşgörüsüzlüğü vs. öngören emirlere) karşı “akıl ve vicdan” adına isyan etmiş, sesini yükseltmiştir.

Akla ve mantığa sığmayan din hükümlerine karşı savaşmanın dinsel ve ahlaksal bir görev olduğuna inananların en ünlülerinden biri Erasmus’tur (1469- 1536). Koyu bir Hıristiyan olmasına rağmen İncil dışında düşünmenin ve akıl rehberliğinde iş görmenin Tanrıya karşı gelmek olduğunu savunmuştur. Her vesile ile tekrarladığı söz şudur: “Özgür şekilde düşünme olasılığına sahip olmayan insan, insan değildir”. 1525 yılında yayınladığı De Liberto Arbitrio adlı yapıtı, özgür iradeye sahip olmanın önemini belirtir. Erasmus’a göre, Tanrı insana akıl vermiştir ve fakat bu aklı “atıl” (işlemez) şekilde kalsın diye vermemiştir; yaratıcı şekilde iş görsün diye vermiştir.
16. yüzyılın en önemli simalarından biri de, her insanda “ilahiliğin” özünü bulan, aklın sınırsız gelişirliğine inanan ve toplum yaşamlarındaki eşitsizliklerin ve kötülüklerin “insan varlığına güven ve sevgi” yolu ile giderilebileceğini savunan Giordano Bruno’dur (1548- 1600). Ona göre düşünme gücüne sahip her insan için “Tanrı” demek “iyiliğin” ve “gerçeğin” ta kendisi demektir ve bu şekliyle “Tanrı” her insanda kendisini gösterir: Yeter ki aklın özgürlüğü sağlanmış olsun. Bundan dolayıdır ki, akıl rehberliğinden hareketle her şeyi “şüphe” ile karşılamak, her geleneği ve her otoriteyi kenara atmak ve hiçbir zaman “mutlak gerçeğe” erişilmiş kanısına kapılmamak gerekir. Tüm yayınlarında genel olarak savunduğu şu olmuştur ki, “iman” yolu ile ilim yapmak mümkün değildir; bilimsel araştırmalara başlarken o alanda “gerçek” diye bilinen ne varsa her şeyi şüphe ile karşılayıp tekrar ele alıp eleştirmek ve Tanrı sözleri diye öne sürülen şeyleri bile akıl eleğinden geçirmek gerekir.

17. yüzyılın büyük dehalarından biri de Descartes’tir (1596- 1650): “Hiçbir şeyi mutlak gerçek olarak kabul etmem, her şeyi şüpheci gözle eleştiririm” şeklindeki sözleriyle “Akıl Çağı”nın babalığını yapanlardandır. Söylememe gerek yoktur ki, “her şeyi şüpheci gözle” (kuşku ile) inceleme özlemi, “Tanrı sözleri” şeklinde kabul edilen “Kutsal” kitaplara (örneğin İncil’e) karşı güvensizliğin ta kendisiydi. Voltaire (1694- 1778): insanlararası düşmanlıkların, saldırganlıkların ve her türlü bağnazlığın “akıl” denen doğa nimetine değer vermemekten ve akılcılık yerine imancılığa yönelmekten doğduğunu bildiği içindir ki, akılcı gelişmeyi engelleyen her şeye karşı amansız bir savaşım vermiştir. Din adamlarının varlığına karşı cephe almasının nedeni ise, insan aklının sınırsız gücüne olan inancındandır: “Nerede ki akıl özgür ve egemen durumdadır, orada din adamına yer olmamalıdır” derdi. Din adamlarına ve “Kutsal” kitapların akıldışılıklarına karşı en şiddetli saldırılarda bulunanlardan bir de Thomas Paine (1737- 1809) adına ünlü bir İngiliz yazardır. Aslında ne Tanrıyı inkar eden ve ne de dinsizliği seçen bir kimsedir Thomas Paine. Aksine Tanrı fikrine herkesten fazla inanır ve Tanrıyı herkesten fazla yüceltir. Fakat inandığı ve yücelttiği Tanrı, “Kutsal” kitapların tanımladığı Tanrı değildir; çünkü bu kitaplarda yer alan “Tanrı” tanımı, müspet akla ve ahlaka ters düşen bir tanımdır. Oysa ki Thomas Paine, “Kutsal” bilinen bu kitapların Tanrı sözleri olduğunu kabul etmez; ona göre “Kutsal” kitap denen şey vicdan sesidir ve bu sese uymak dindar olmak için yeterlidir; çünkü bu ses insanı, insan sevgisine eriştirir. Şöyle der: “Tek bir Tanrı’ya inanıyorum ve birden fazla Tanrı olabileceğini düşünemiyorum. Bu yeryüzü yaşamlarının dışında da mutluluk olacağına inanıyorum. Fakat insanların eşitliği fikrine bağlıyım. Din kuruluşunun başlıca amacının tüm insanları mutlu kılmak, hiçbir ayırım gözetmeden onlara karşı sevgi, hoşgörü ve şefkat ile davranmak olmak gerektiği kanısındayım…”

Ona göre asıl kutsal olan ve tapılmak gereken şey, insan aklı’dır. Bu nedenle Thomas Paine, kendi aklını “kendi kilisesi” niteliğinde bilirdi. Öte yandan “Kutsal” kitapların (İncil’in ve Tevrat’ın) aslında Tanrı sözleri olmayıp, insanların kendi kafalarından uydurdukları şeyler olduğunu açıklarken, bunların aynı zamanda yanlışlarla dolu olduğunu hatırlatırdı: “Size şimdi (Tevrat’ın) Musa tarafından Tanrının ağzından çıkmış sözler olarak kaleme alınmadığını ve hatta onun zamanında dahi yazılmadığını, onun yaşadığı dönemden çok sonra, başkaları tarafından uydurulduğunu ortaya vuracağım” diyerek Tevrat’ı hallaç pamuğu gibi atmıştır. Aynı yanlışların ve akıldışılıkların Ahd-i Cedid (İncil) için dahi söz konusu olduğuna işaretle (örneğin Matta’ya göre İncil’de) Davut ile İsa arasında 28 kuşak bulunduğunun yazıldığını, oysa ki Luka’ya göre bu sayının 43 olarak açıklandığını ve yine Meryem’in bir ruh tarafından hamile bırakıldığına ve İsa’nın babasının Tanrı olduğuna dair hükümlerin yalana dayandığını, ya da Pavlus’un Korintoslulara hitaben yaptığı konuşmanın saçmalıklardan oluştuğunu ve bütün bunların sadece insanların kafalarını karıştırmak için işe yaradığını, cenaze törenlerindeki çan sesleri kadar anlamsız olduklarını ve falcıların ya da ayaktakımı insanların, anlamını hiç anlamadan ve şuradan buradan toplayıp ortaya vurdukları şeylerin, bu din kitaplarında yazılanlardan çok daha iyi, çok daha anlamlı sayılacağını belirtmiştir.

Hıristiyan dinini ve daha doğrusu genel olarak din kuruluşunu temelden sarsabilecek bu tür görüşleri en büyük bir medeni cesaretle ortaya koyan Thomas Paine hakkında Napolyon Bonapart’ın değerlendirmesi şudur: “Yeryüzünün her bir kentine, Thomas Paine’in saf altından yapılmış heykelinin dikilmesi gerekir.”

Danimarkalı Kierkegaard’ın felsefe alanında yaptıklarını, İngiltere’de Darwin (1809- 1882) bir başka şekliyle yapmaktaydı. Origine of Species adlı yapıtıyla, insan denilen varlığın, din kitaplarında anlatıldığı gibi “balçıktan” ya da “topraktan” vs. yapılma olmayıp uzun bir “evrim” (gelişme) sonucu ve fizik kanunları gereğince bugünkü şeklini aldığını söylerken sadece Tanrı inanışına en büyük darbeyi indirmekle kalmıyor, aynı zamanda medeni cesaret ve bilimsel dürüstlük örneklerinin en güzelini ortaya vuruyordu. Din kitaplarının bilimsel gerçeklere ters düştüğüne ve bu kitaplara ilim yapılamayacağına inanmış olarak yakın bir arkadaşına yazdığı mektupta şöyle der:

“Sen bir ilahiyatçısın, ben ise Doğa kanunlarıyla uğraşan bir bilginim. Bu iki alan, birbirlerinden farklı ve ayrı şeylerdir. Ben olayları araştırır ve bilimsel gerçekleri keşfetmeye çalışırım; fakat bunu yaparken İncil’e bakmam ve dayanmam ve bu tür kitaplarda söylenenlere aldırmam…”

Tevrat ve İncil’in eski çağlardan kalma efsane ve hikayelerle dolu olduğu hususu, 19. ve 20. yüzyıl boyunca yapılan arkeolojik kazılarla ve tarihi araştırmalarla kanıtlanmış gibidir. Örneğin Musa’nın bir sepet içerisinde Nil nehrine bırakılması ve sonra Mısır Firavunu’nun karısı tarafından bulunup saray’a alınması ve sarayda yetiştirilmesi ile ilgili olarak Ahd- i Atıyk’ta anlatılan ve Tanrının ağzından çıkmış gibi tanımlanan olayların, aslında Babilonya döneminden kalma hikayeler olduğu ya da Asuriler ve Kaledonyalılar döneminden kalma inanışlar olup bu hikayelerin ve inanışların Yahudi kalemlerinde şekil değiştirdiği ve Tanrı sözleri kılığına sokulduğu, hep bu kazılar ya da diğer araştırmalar sonucu anlaşılmıştır.

Yine aynı şekilde Tevrat’ta “On emir” diye belirlenen hükümlerin Babilonya’da uygulanan kanunlardan kalma şeyler olduğu ve daha sonraki bir tarih itibariyle Yahudi din adamları tarafından “Tanrının Musa’ya verdiği emirler” şeklinde gösterildiği de tarihi kazılarla anlaşılmıştır.

Sigmund Freud, seksen yaşındayken yazdığı ve Musa ve Tektanrıcılık başlıklı kitabında, Musa ile ilgili olarak Tevrat’ta yer alan hikayelerin tamamen yanlış ve uydurma olduğunu ve “Tektanrı” fikrini yerleştiren ilk peygamberin Musa olmadığını, bu fikrin Musa’dan (eğer Musa diye bir kimse var idiyse) çok önce, eski Mısır firavunlarından Akhnaton zamanında ve onun tarafından yerleştirildiğini ve daha sonra Yahudi din adamlarının, Akhnaton’a ait bilgileri Musa’ya mal ettiklerini ve yine Yahudilerce “Tanrı” diye tanımlanan Yahve’nin (“Yehova” diye bilinir), çok eski dönemlerde “şer temsilcisi” diye kabul edilen “tanrıça” dan başka bir şey olmadığını açıklamıştır.

Batılı aydın, Hıristiyanlığın daha ikinci yüzyılından itibaren ve örneğin Marcion gibi ilahiyatçıların gayretleriyle, “Kutsal” kitaptaki olumsuzluklara karşı başkaldırmıştır. Ahd- i Atıyk’ta belirlenen “gaddar”, “korkutucu”, “keyfi” ve “insanları birbirine saldırtan” Tanrı anlayışına karşı çıkmışlar ve Tanrıyı sevgi kaynağı şeklinde tanımlamışlardır. Beşinci yüzyılda Pelagius gibi düşünürler “Kutsal” kitapların akla ve mantığa aykırı yönlerini sergilerken, ya da dokuzuncu yüzyılda Erigena gibi kimseler, İncil ve Tevrat’taki çelişkilere değinirken, ya da on ikinci yüzyılda Abelard’lar bu kitaplardaki Tanrı tanımını daha “insancıl” kılarken, ya da 13. yüzyılda Bacon gibi bilim adamları din kitaplarıyla bilim yapılamayacağını söylerken, ya da 14. yüzyılda Marsilio Dubois ve John Ball gibi kalemler bu kitaplarda “mutlak gerçek” diye belirtilen şeylere meydan okurcasına konuşarak beş yüz yıl sonrasının siyasal hukuk anlayışının tohumlarını atarlarken, ve daha nice düşünür benzer çabalara yönelirken hep aynı amaca hizmet etmişlerdir.

15. yüzyıldan itibaren Batılı aydın, Hıristiyanlığın temellerini sarsıcı tartışmalara girişmekten geri kalmamıştır. Bir yandan Kilisenin “evrenselliğini” ve mutlak otoritesini çürütürken, diğer yandan “Kutsal” kitapta “Tanrı sözleri” diye yer alan hükümlerin yanlışlarla dolu ya da uydurma olduğunu kanıtlamış ve “peygamber” diye yüceltilen kişilerin yaşamlarındaki olumsuzlukları ortaya koymuştur. Bunu yaparken “Din duygularını zedelenir” ya da “Din elden gider” ya da “Toplum anarşiye düşer, devlet çöker” diye telaşa kapılmamış, ya da buna benzer iddiaları ciddiye almamış ve bu tür saçmalıklara inanmamıştır. Batı dünyası hem hümanist, hem akılcı ve hem de hümaniter aydın tipi yaratabilmiştir.

Ne acıdır ki, İslam dünyası bu tür aydın tipi pek yetiştirmemiştir; yetiştirdiği tip, günümüze dek, bilimin din karşısında bağımsız olmayacağına ve her ilmin kaynağının Kuran’da bulunduğuna ve düşün gücünün şeriat ile sınırlandığına inanmış olan (ya da öyle görünen) bir tip’tir. İnsanlar arası sevgi fikrine yönelik görünen örneklere rastlamak mümkün ise de, “hümanist” ve “akılcı” tanımına sokulabilecek örnek pek çıkmamıştır.

Her ne kadar çoğu yazarlarımız İbn Arabi ya da Mevlana, ya da Yunus Emre gibi tasavvuf üstatlarını ve benzerini “hümanist” deyimi ile tanıtırlarsa da yanlıştır. Çünkü bu düşünürler insan aklının egemenliğini ve özgür düşünceyi savunmuş değillerdir; “Tanrı” yerine “insan” sorunlarıyla uğraşmayı ön plana geçirmiş değillerdir. İslam dünyasının, 8. yüzyıldan sonra ve daha doğrusu Emeviler ve Abbasiler zamanında yarattığı bir uygarlık vardır ki, çoğu kez yanlış olarak “Arap uygarlığı” diye anılır. Çok kısa süreli bu uygarlığın, yine çok yanlış olarak, “İslam” dininden doğma olduğu ve Ortadoğu’dan Kuzey Afrika’ya ve İspanya’ya kadar geniş bir sahayı kapsadığı ve vaktiyle Batı dünyasına ışık tuttuğu ve böylece Batı’nın “Karanlıklardan” kurtulup “aydınlıklara” çıkmasına, uygarlaşmasına yardımcı olduğu sanılır.

Ancak “Arap uygarlığı” ya da “İslam uygarlığı” diye bilinen bu uygarlığın genellikle bilinmeyen iki yönü vardır ki; bunlardan biri, “Araplar” tarafından değil fakat Arap olmayan unsurlar (genellikle “Türk”, “Acem”, “Hıristiyan”, “Yahudi” vs.) tarafından oluşturulmuş olmasıdır. Denilebilir ki Arab’ın katkısı hemen hemen hiç olmamıştır. Arap tarihinin tanınmış eleştiricilerinden Philip Hitt’nin dediği gibi, Araplar şiirden gayrı hiçbir alanda yaratıcı olamamışlardır. Bu uygarlığa “Arap uygarlığı” adının verilmesi, yapıtların, genel olarak Arapça yazılmış olmasındandır.
Bilinmeyen diğer hususa gelince, o da İslam uygarlığının İslamın özünden (örneğin Kur’an’dan) doğma olmayıp, esas itibariyle İslama yabancı kaynaklardan (örneğin Eski Yunan’dan) çıkma olduğu ve bu kaynaklarla sağlanan verilerin çoğu kez İslamın özüne ters nitelikte olduğu ve asıl önemlisi “hümanizma” öğesinden yoksun bulunduğudur.

“Sayılar” sistemini ve bugün hâlâ Batı’da kullanılan “Arabic” sayıları, İslam bilginleri Hint kaynaklarından gelme olarak Hint uygulamasından almışlardır. “Matematik” ilmini İslam dünyasına ilk sokan kişi İn Musa al- Hvari’dir ki, hem riyaziye hem de astronomi alanlarında salmış olduğu büyük ünü bu kaynaklara borçludur; Eski Yunan ve Hint matematiğinden fazlasıyla yararlanmıştır.

Ne ilginçtir ki, matematik biliminde önemli bir aşama yolunu açan “sıfır” (“Zero”) rakamı hakkındaki bilgilerin Araplar tarafından ortaya atıldığı ve Araplardan Hintlilere ve oradan da Batı dünyasına geçtiği sanılır; daha doğrusu böyle bir kanı yaratmıştır. Oysa ki tamamen yanlıştır. Nitekim bilimsel araştırmalar sonucu kesin olarak anlaşılmıştır ki, bundan iki bin beş yüz yıl önce Babilonya’da matematik sistemine “sıfır” işaret sokulmuş bulunmaktaydı.

Tıp alanına gelince: İslam dünyasının bu alanda da ar- Razı gibi, al- Haris İbn Kaldeah ya da İbn Sina gibi ve daha nice benzer üstatlar yetiştirdiği ve bunlar sayesinde tıpta başarılı adımlar attığı doğrudur. Fakat hemen belirtmek gerekir ki, İslam tıbbının oluşmasında rol oynayan bu bilginler, İslami kaynaklardan (ve örneğin Kuran’dan) yararlanmamışlardır; tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi, Eski Yunan’dan feyiz almışlardır. Kuran’a ya da Muhammet’in sözlerine uymuş olsalardı İslam’da tıp ilmi diye bir şey söz konusu olmaz, olsa olsa “tükürüklü ve tükürüksüz üfürükçülük” san’atı oluşurdu. Çünkü bu tür İslami kaynakların “sağlık”, “hastalık”, “hastalıkların tedavisi” ya da “temizlik” gibi konularda kapsadığı esaslar, akılcı bilimlerin reddettiği şeylerdir. Örneğin hastalık denen şeyin “Tanrından gelme” olup “Tanrının izni” olmadan sirayet etmeyeceği, (özellikle “veba/ taun” gibi öldürücü hastalıkların) insanlar arasında bulaşıcı olmayıp ancak hayvanlar arasında bulaşıcı olduğu, ya da hastalık ateşinin yüksek oluşunun günah dökmeye yaradığı ya da hastalık yüzünden ölen kimselerin “şehid” sayılacakları, ya da yiyecek- içeceğin içine sinek düştüğünde sineğin dışarıda kalan kanadını iyice yiyeceğin içine daldırmak gerektiği ve çünkü sineğin bir kanadında sevap diğerinde ise günah yattığı ve her iki kanadı yiyeceğe batırmakla sevapların günahları gidermiş olacağı, ya da hastalıkları tükürüklü ve tükürüksüz üfürükle ya da kızgın demir tutmak suretiyle ya da bal yutmak gibi kocakarı usulleriyle tedavi etmek gerektiği ya da buna benzer daha nice şeyler, hep Muhammet’in yerleştirdiği Kur’an ve hadis hükümleri olarak (ve bizzat kendi uygulamaları şeklinde) ortadadır.

Bu tür verilerin “tıbb” (tıp) ilimine temel yapılamayacağını söylemek abestir. Nitekim İbn Haldun bile, bütün cesaretsizliğine ve her şeyi şeriata uygunmuş gibi gösterme hevesine rağmen, kapalı bir dil kullanmak suretiyle, Muhammet’in bıraktığı esasların tıp ilimine ters düştüğünü ve daha doğrusu onun getirdiği bu esaslarla ilim yapılamayacağını anlatmıştır.

Felsefe, İslam dünyasına Muhammet ile girmediği gibi Muhammet sayesinde de devam etmiş değildir. Çünkü felsefi düşünce, İslam’a, Muhammed’den çok sonra, yine Eski Yunan yapıtlarının Arapça’ya çevrilmesiyle girmiştir. İslam dünyasında felsefe ile uğraşan bir tek düşünür gösterilemez ki, bu yapıtlara, özellikle Aristo’ya ve Eflatun’a başvurmadan iş görebilmiş olsun. Ünlülerden ar- Razı, al- Kindi, Farabi, İbn Sina, İbn Rüşt, İbn Haldun, İbh Akil ve diğerleri ve mu’tezile sınıfı hep bu kaynaklar sayesinde felsefeye yönelebilmişlerdir.

Öte yandan Gazali’nin “Kadın”ı haysiyetsiz kertelere indiren şeriat esaslarına bağlılığı görülmemiş bir şeydir. Bu esaslar arasında kadınların “aklen ve dinen eksik” olduklarını öngören hükümlerden tutunuz da “iki kadının tanıklığının bir erkeğin tanıklığına denk bulunduğuna” ya da “uğursuzluğun kadınlarda ve at’larda” olduğuna ya da “namazı kat’eden şeylerin köpek, eşek ve kadın vs.” olduğuna ya da “Cehennem Halkı’nın çoğunluğunun kadınlardan oluştuğuna” dair ve daha buna benzer nicelere varıncaya kadar insan şahsiyetinin haysiyetini yok edenler vardır. Bu hükümleri Tanrıdan Peygamberden gelmiş gibi gösterip Müslüman kişinin beynine tıkmayı, Gazali en büyük bir marifet bilir.

Aristo- bilim ve Tanrı görüşleri: Aristo, tıpkı kendi zamanının diğer ünlüleri gibi, “bilim” denen şeyi ne din kitaplarında ve ne de din adamlarının kerametinde ve sözlerinde aramıştır. Onun indinde “bilim” denen şey, ancak ve ancak akıl rehberliği ve araştırma yolu ile bulunan gerçekler tümüdür. Ona göre, Tanrı, insanların yazgısını keyfi olarak çizmez ya da kişilere davranış çizelgesi vermez. “Yazgı” sorunu insanların kendi özgür iradeleriyle ve kendi davranışlarıyla saptadıkları bir sorundur. Buna karşılık Tanrı denen şey sevgi kaynağı demektir. Ve işte bu tanım yolu iledir ki, Aristo, Tanrı kavramını, insanlar arasında düşmanlıklar ve savaşlar yaratan bir güç değil fakat aksine sevgi bağı sağlayan bir kaynak olarak görmüştür. Başka bir deyimle, “Tanrı” demek “Sevgi”nin kendisi demektir ve bütün insanlar bu kaynaktan çıkma şeylerdir, yani her bir insan Tanrıyı oluşturan bir zerredir. Tanrıya bu şekilde tanımladığı içindir ki, din adamları ve halk yığınları tarafından “dinsizlikle” suçlandırılmış, yuhalanmıştır. Eğer Büyük İskender gibi bir koruyucu bulamamış olsaydı, kuşkusuz ki bu saldırılar karşısında ömrü pek kısa olurdu.

İslam dünyasının geriliğinin başlıca nedeni, “aydın” diye bilinen Sınıfın “dogmacılık” ve “iskolastikçilik” gibi hastalıklardan kurtulup “Akıl Çağı” na çıkamamış olmasıdır.

Batılı aydın, akılcı verileri dinsel verilerin karşısına dikebildiği halde şeriatçı “aydın”, tamamıyla aksine, Kuran’ı ve Muhammet’in sözlerini, akılcı verilere karşı adeta birer silah gibi kullanmış ya da verileri, sanki Kuran’da zaten varmış gibi tanıtmış ve bu nedenle akılcı yoldan gerçekleri aramaya gerek yokmuş kanısı yaratmıştır.

Democritis (İÖ 460) – ki atom kuramının ilk bulucularından ve tıp ilminin ilk kurucularından sayılır- hastalıkların Tanrıdan değil mikroplardan (pislikten) geldiğini ve Tanrıya yalvarmakla değil, fakat sağlık kurallarına uymakla giderilebileceğini (ya da buna benzer akılcı gerçekleri) söyledi diye din adamlarının ve halkın saldırılarına uğramıştır. O dönemde kendisini anlayabilecek pek az kimse vardı ve bunlardan biri mümkün olmadığını ve ilahların emirleriyle ve din adamlarının uydurmalarıyla olumlu iş görülemeyeceğini belirtti.

İslam tarihi içerisinde Kuran’a karşı yapılan ilk eleştirinin sekizinci yüzyılda Acaride tarafından geldiği söylenir. Bilindiği gibi bunlar, Abd al- Karim İbn Acarrad adında birinin kurduğu mezhebin mensuplarıdır. Ortaçağ İslam dünyasının en ünlü tarihçisi dye bilinen al- Şahrastani’nin (1076- 1153) Milal va’l- nihal adlı yapıtından öğrenmekteyiz ki, Acaride taraftarları, Kuran’ın tüm olarak Tanrı sözlerinden oluşmadığını, bazı sure ve ayetlerinin “ilahi iradenin ürünü” sayılamayacağını ve örneğin Yusuf Suresinin Tanrı’dan gelmiş gibi kabul etme olanağı bulunmadığını ileri sürmüşlerdir. İddialarına göre bu Sure, Yusuf’un aşk maceralarını hikaye eden bir bölümdür; oysa ki Tanrı bu nitelikteki aşk hikayelerini Kuran’a sokmuş olamaz. Kuran’ın ilk inmiş şeklinde böyle bir sure yok iken bu bölüm sonradan eklenmiştir.

Denilebilir ki, Atatürk, siyaset adamı olma zorunluluğu içerisinde bulunmakla beraber, İslam hakkında ilk kez akılcı görüşler belirten bir kimsedir. Her ne kadar bazı çevreler, onun şeriat lehinde konuştuğunu ve örneğin “İslam en son, en mükemmel, en akla uygun, en tabii bir din’dir; Kur’an Kitab- i Ekmel’dir (eksiksiz ve her şeyi öngören bir kitaptır)” dediğini ve güya Türk milletini “şeriatın özüne ulaştırmak” istediğini ileri sürseler de, Atatürk’ün gerçek düşüncelerinden haberdar değillerdir.
Çünkü bir kere Atatürk, insanlık tarihinin din savaşları tarihi olduğunu, dinlerin hoşgörüsüzlük kaynağı bulunduğunu ve bütün musibetlerin din ve inanç aykırılıklarından doğduğunu bildiği içindir ki, bütün insanların dinlerini terk edip akıl ve sevgi kaynağında birleşecekleri bir dünya dini düşününe yöneltmişti.
Görülüyor ki Atatürk’ün ideal edindiği şey, bütün insanların dinlerini bırakıp insanlık sevgisinde buluşturmaktır. Eğer şeriatçıların iddia ettikleri gibi şeriatın “en son, en mükemmel” din olduğuna inanmış olsaydı şeriattan vazgeçmeyi söz konusu yapmaz ve onu her yönü ile uygular. Kuran’ı devletin temel yasası yapardı: tıpkı Müslüman ülkelerin yaptıkları gibi.
Gerçekten de İslamın, İslam’dan gayrı din ve inançta olanlara karşı tutumu incelenecek olursa görülür ki, Tanrı indinde tek bir din vardır ve o da İslamiyet’tir; İslam’dan başka bir dine yönelenler “sapıktırlar” ve onlara karşı düşmanca davranmak gerekir. Örneğin Kuran’da “Kesin olarak Tanrı katında din, yalnızca İslam’dır” (3 İmran 19) ya da “Bütün dinlerden üstün kılmak üzere peygamberini Kur’an ve Hak din (Müslümanlık) ile gönderen O’dur (48 Fetih 28) dendikten sonra: “İslam’dan başka dinlere rağbet edenler tam bir sapıklık ve ziyan içerisindedirler” (İmran 85) diye eklenmiştir.

Kuran’a göre, İslamdan gayrı din diye bir şey esasen söz konusu değildir ve Yahudilere ve Hıristiyanlara gönderilmiş olan peygamberler hep “Müslüman peygamber” olarak gönderilmişlerdir. Onlara indirilen kitaplar (yani Tevrat ve İncil) hep İslami esasları kapsar olmak üzere verilmiştir. Başka bir deyimle, İbrahim’den İsa’ya gelinceye kadar gönderilmiş olan bütün peygamberler (örneğin İshak, Yakub, Musa, İsa vs.) hepsi de Müslümandır. Örneğin İmran Suresinde; “İbrahim ne Yahudi idi, ne de Hıristiyan. Dosdoğru müslümandı…” (3 Al- i İmran 67) diye yazılıdır. (Diğerleri için bkz. Bakara 132, 133, 135; 136; Yusuf 37; Meryem 56, Enbia 85; Sad 48 vs.)

Al- Farabi (870- 950), İslam dünyasının yetiştirdiği en büyük düşünürler arasında yer alan, Aristo’yu kendisine üstat sayarak akılcı felsefeye inanan ve fakat inandığını açığa vuramayan biridir. Türkistan’da Farab bölgesindeki bir kalenin Türk komutanının oğludur. Onun büyüklüğünü yapan şey, Eski Yunan kaynaklarından ve özellikle Aristo’dan ve Eflatun’dan feyiz alması ve onları en anlaşılır bir şekilde tanıtmasıdır. Aristo’yu bu şekilde tanıtması sayesindedir ki, İslam uygarlığı diye bilinen dönemin oluşumunda büyük katkısı olmuştur. Hem de öylesine ki, İslam dünyası Aristo’yu “Muallim al- Evvel” (yani “Birinci Öğretmen”) diye ve Farabi’yi de “Muallim al- Sani” (yani “İkinci Öğretmen”) diye adlandırmıştır.

“Tanrı” fikrini Aristo felsefesine bağlı olarak ele alan Farabi, insan varlığının Tanrı karşısında böylesine ezik durumda kılınmasına karşıdır; ancak, bu düşüncesini açıklama cesaretinden yoksundur. Medeni cesaret açısından gidebildiği en ileri nokta, Aristo’nun akılcı görüşlerini, herkesin kolaylıkla pek anlayamayacağı bir şekilde ve daha doğrusu “bilginler sınıfına” hitap ederek ve fakat kendi ağzıyla değil de yine Aristo’nun ağzıyla konuşarak nakletmeye çalışmak olmuştur.

Gazali, akılcılığa yönelttiği yermeleri ve buna karşılık gökten inme verileri ve özellikle Kur’an hükümlerini yüceltmelerini kısaca şöyle özetlemek mümkündür:

Bilgi edinmenin iki yolu vardır: Beşeri eğitim ve ilahi eğitim. Bunlardan en güvenilir ve üstün olanı, ilahi eğitimdir. Vahiy yolu ile elde edilen bilim, akıl yolu ile edilen bilgiden daha değerlidir, çünkü Tanrıdan gelmedir. Muhammet akılcı yoldan hiçbir bilgi edinmemiş, her şeyi Tanrıdan öğrenmiş olup, onun ölümü ile birlikte vahiy yolu kapanmıştır. Bu itibarla Kur’an ve hadis kaynakları dışında bilim diye bir şey aramak ya da bu kaynaklar üzerinde tartışmak ve bunlara aykırı görüşler ortaya koymak, Tanrıya karşı gelmek olur. Kim ki gerçeklere akılcı yoldan… gitmek ister ya da Tanrı- Peygamber sözleri dışında… ilim yapmaya kalkarsa o mutlaka dinsizdir…

Gazali, bir yandan Aristo’yu ve onun yorumcularını (Farabi, İbn Sina, İbn Rüşt vs.) hakir görür ve küçültürken, diğer yandan da onun çeşitli yapıtlarından nice fikirler çalmıştır. Tahafut al- Falasafiya adıyla yayımladığı kitabı, Aristo’nun Phistics adlı yapıtından alınma görüşlerle doludur.

İbn Sina’ya (980- 1037) gelince, o da tıpkı diğerleri gibi, Eski Yunan’ın akılcı kaynaklarından yararlanmasına rağmen, şeriatın insan aklını dumura uğratan, çalışmaz hale sokan, kişi haysiyetini ve özgürlüğünü yok sayan yönlerine karşı akılcılığı kalkan olarak dikememiştir. Şeriat ile ilim yapılamayacağını ve akılcı felsefenin şeriat verileriyle bağdaşmadığını bildiği halde, bildiğini açıklama cesaretini gösterememiştir.

Mutezile Sınıfının Akılcılığa Yönelik Görünen Tutumu
İslamda Vasil İbn Ata ve Ambr b. Ubayd adındaki iki ilahiyatçı ile başladığı kabul edilen ve “Mu’tezile” diye bilinen bir düşünce okulu vardır ki, din verilerinin akıl kıtasına vurulması ve akla ters düşen hükümlerin yok sayılması eğilimlerini içerir. Bir bakıma islamın öngördüğü “iman” ilkelerine karşı direniş ve daha doğrusu bu ilkelere karşı “şüphecilik” anlamındadır. İslama göre Kur’an Tanrı’nın sözleri olarak kabul edildiği halde mu’tezile görüşüne göre “yaratılmış” bir şeydi.

 

HASAN HOSLAR

507 İzlenme

Yorum Yok

Yorum Yapabilirsiniz

Kısa süreliğine yorum sistemi kapalıdır.