logo

BAŞGANIMIZIN YÜKSELİŞİ...

SAYGIDEĞER BAŞBAKANIMIZ, DÜNYA LİDERİMİZ, SON HALİFEMİZ, SON PEYGAMBERİMİZ VE TANRININ İŞLERİ YOĞUN OLDUĞUNDA TANRININ GÖREVLERİNİ DE İFA EDEN BULUNMAZ NİMETİMİZ, BAŞIMIZIN TACI, GÖNÜLLERİMİZİN SULTANI, VARIMIZ YOĞUMUZ ,KUTSAL GÖTÜNÜN KILI OLMAK İÇİN SIRAYA GİRDİĞİMİZ ; İSLAMİYETİN , GÖĞSÜNDE DAVUT YILDIZI TAŞIYAN TEK MÜSLÜMAN LİDERİ VE DE TANRININ VERDİKÇE VERDİĞİ, VE DE VERDİKLERİNİ KOYACAK YER BULAMADIĞI İÇİN ÇOK ÜZÜLEN ALLAH YOLUNUN BEKÇİSİ RECEP TAYYİP ERDOĞAN BEYEFENDİNİN ; YILLARCA OKUDUĞU ÜNİVERSİTEDEN BİR ARKADAŞININ BİLE OLMADIĞI KISA YAŞAM ÖYKÜSÜNÜ SİZLERLE PAYLAŞMAKTAN GURUR DUYARIM....!!!

Böylesine kısa başlıktan sonra , nerede doğmuş, baba adı neymiş, Gürcü müymüş ? Yahudi miymiş ? Yoksa Rum muymuş ? gibi boş ve anlamsız konuları hiç gündemimize almadan , sadece Türk olmadığını söyleyerek derhal gençliğine gelelim...

Siyasete Milli Türk Talebe Birliği'ne girerek adım attı. 1976'da Milli Selamet Partisi (MSP) Beyoğlu Gençlik Kolu Başkanlığı'na ve aynı yıl MSP İstanbul İl Gençlik Kolları Başkanlığı'na seçildi. 12 Eylül darbesinden sonra 1983'te kurulan Refah Partisi'yle siyasi hayata tekrar atıldı..

İşte burada biraz mola verelim...Zira 1976 - 1983 yılları arasında ne yaptığı ile ilgili tek bir bilgi yok...12 Eylül'ün ona dokunmayışı ve de top oynamaya devam edişi de oldukça ilginç...Oysa siyasetin içindeydi...Neyse, fazla kurcalamayalım elin yoğurt yiyenini...

1984 yılında Beyoğlu İlçe Başkanı oldu ve 1986 yılında Milletvekili Ara seçimlerinde aday olduysa da seçilemedi..1989 yılında Beyoğlu Belediye Başkanlığına aday oldu ama yine seçilemedi...

Seçim akşamı, "Oylarım çalındı" gerekçesiyle İlçe Seçim Kurulu'na itiraz etti. İtirazı reddedilince, İlçe Seçim Kurulu Başkanı hâkim ile tartıştı. Hâkime hakaret suçlamasıyla cezaevine girdi. Şevket Kazan'ın bir hafta sonra devreye girmesi üzerine cezası para cezasına çevrildi. "Sandık güvenliği" kavgası, kulağına küpe oldu ve bundan sonra "sandıklara sahip çıkma" konusunda özel teknikler geliştirdi...Ve bu tekniklerde öylesine başarılı oldu ki, çalınmayan bir sandık bırakmadı..Hatta daha da ileri gidip, rakip partinin Başkan Adayının sandığından bile rakibe oy çıkmadı...Neyse geçelim...

27 Mart 1994 seçimlerine kadar İstanbul İl Başkanlığı görevini sürdüren Erdoğan, başta dönemin İstanbul RP'deki önemli ismi Feyzullah Kıyıklık'ın Erbakan ile kavga ederek, "Erdoğan aday olmaz ise teşkilat başka adayın arkasında çalışmaz" resti üzerine İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na aday gösterildi...Aklıma takılan ise, bu Kıyıklık'ın şimdi ki servetinin büyüklüğü...neyse canım, zenginin malı çenemizi yormasın...

Ve işte dananın kuyruğu burada koptu ve zurnanın zırtları da hala kesilmedi...

SHP nin adayı Zülfü Livaneli idi...Ve sayın Livaneli'nin seçilmesi demek, İstanbul gibi bir Metropolün sonunu getireceğinden (!) , İstanbul'u kurtarma adına çok çok çok büyük devlet adamı sayın Bülent Ecevit Beyefendi hemen karşısına bir aday çıkardı...Sosyaldemokrasiyi ve de solu, Ecevit'in adayından başkası temsil edemezdi...

Ecevit böyle der de, sayın Deniz Baykal Beyefendi altta kalır mı ? Derhal kurmaylarını topladı ve yeniden siyaset sahnesine giren CHP nin gücünü ölçmeye karar verdi..Bunun için bundan daha güzel bir deneme tahtası bulunamazdı...

Ve sonuç...RP : %24,5.......SHP : %20......DSP : %12........CHP : %2.......Devam edelim : ANAP : %22.........DYP : %15,5

İşte bu sonuçlardan sonra İstanbul'da ki her dört kişiden birinin oyunu alan bir parti, tüm İstanbul'u ele geçirmişti...Bu durum RP nin gücü müydü, yoksa ağızlarından Atatürk Devrimciliğini düşürmeyenlerin bilmeden (!) yaptıkları bir ihanet mi ?

12 Aralık 1997'de eşinin memleketi Siirt'te Ziya Gökalp'in "Minareler süngü, kubbeler miğfer / Camiler kışlamız, mü'minler asker / Bu ilahi ordu dinimi bekler / Allahu Ekber, Allahu Ekber" dizelerini okuyunca, "Halkı din ve ırk farkı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek" suçlamasıyla açılan dava sonucunda bir yıl hapse ve 860 milyon Türk Lirası para cezasına çarptırıldı. Mahkeme cezayı 4 ay hapise ve 176 milyon Türk Lirası'na düşürdü. Erdoğan, Pınarhisar Cezaevi'nde 4 ay kaldıktan sonra 24 Temmuz 1999 tarihinde çıktı...

Elbette kimse İstanbul Belediye başkanı olarak Siirt'de ne bok işin vardı diye sormadı...

Ve 14 Ağustos 2001 tarihinde kapanan FP den ayrılanlarla bir parti kurdu...İnsanlar, partinin kuruluşunu bu tarih olarak bilseler de, bu parti özünde 1996 yılında kurulup, raporu Pentagona da verilmişti bile...

Her neyse canım, lideri Türk olmayan partiyi kim kurarsa kursun değil mi ama...Ancak bu parti, bir inanılmazı başararak 3 Kasım 2002 tarihinde oyların %34 ünü alarak, seçim sisteminin rezilliğinden Mecliste %66 güce sahip oldu...

Fakat ne yazık ki, YSK, seçilme yasağı devam ettiği gerekçesiyle milletvekili adaylığını kabul etmedi...Ve Hükümeti zorunlu olarak Abdullah Gül kurdu...Ve başbakan oldu...Nereye ? 1992 yılında "Laik Cumhuriyetin sonu gelmiştir" dediği Atatürk Cumhuriyetinin başına...

Ya Erdoğan'a ne oldu ?

Erdoğan , seçimden bir hafta sonra hiç bir yetkisi ve kariyeri olmadan 11 Kasım 2002 tarihinde ABD nin çok özel "Oval Ofis"ine kabul edildi ve özellikle Irak konusunda gerekli talimatlar verildikten sonra da Başbakan olmaya Türkiye'ye döndü...

Nasıl olacaktı ?

Siirt'de 6 köy oy kullanmadı denilerek seçim iptal edilecek ve akp Siirt milletvekili de kenara çekilecek ve de Erdoğan Siirt'ten Milletvekili seçilerek parlamentoya girecekti ve de öyle oldu ama halkı kin ve düşmanlığa teşvik edenin seçilmesi nasıl gerçekleşmişti ? Siz CHP nin ve de sayın Deniz Baykal'ın katkılarıyla yasada yapılan değişikliği ıskalıyorsunuz galiba...Ne kadar ayıp canım, böylesi yaşamsal bir rezillik ıskalanır mı ?

Evet, işte bu zatı şahaneleri, sürekli ön sıralarda dans ederek , kendinden devamlı söz ettirebiliyordu ama bunun amacı Başbakan olmak değildi ve aklının ucundan bile geçmiyordu...Belediye Başkanı olacak ve çeşitli ihaleler verecekti...Gençliğinde ekonomik durumu iyi değildi ve 1975 yılında İETT ye işçi olarak girmek için başvuru yapmıştı...İşte şimdi tek derdi ; herkesin kendi kafalarında yarattıkları Tanrıya taptığını sandıkları kişi, oysa sadece "Para"ya ve "Güce" tapıyordu ve de asla Muhammedin Tanrısıyla selamı yoktu, herkese varmış gibi gösterme beceresini profesyonelce başarabiliyordu ve hala da buna devam ediyordu biraz işi gevşetse de...

Erbakan'ı bile şok eden Belediye Başkanlığından sonra, yasağı kaldırılarak milletvekili yapılması ve de emanetçiden emaneti alarak Başbakan olması...Bunlar hayal bile değildi ama bizim çok kıymetli ve de Atatürkçü muhalefetimiz, sürekli muhalefet kalmanın ve sürekli oturduğu yerden eleştirmenin dayanılmaz hafifliğiyle , adamı öylesine arkasından ittirdiler ki, adamın tüm şaşkınlığı ve de tüm magandalığıyla koskoca Türkiye Cumhuriyetini idare edecek olması akıl alacak gibi değildi ama sahipsiz kalmış zengin şatoyu da soymanın keyfine de diyecek yoktu hani...

Daha devam edelim diyeceğim de, biz onu anlatırken, özünde kendi rezilliğimizi ortalara döküyoruz da farkında değiliz...

Bu kişi, normal koşullarda Belediye Başkanı olabilir miydi ?
Bu kişi normal koşullarda Milletvekili olabilir miydi ?
Bu kişi normal koşullarda Başbakan olabilir miydi ? 
Yoksa ABD den zaten Başbakan olarak mı dönmüştü ?

Bırakalım dış destekleri...Ya iç destekler...Bunca yıl nasıl olur da girdiği her seçimi alabilir...Hırsızlık, sahtekarlık, soysuzluk, ve de Osmanlı ümmet artıklarının haysiyetsizlikleri değil mi onu bugünlere getiren ?

Çözüm mü ? Ne yazık ki bu yazı çözüm yazısı değil...

Ancak, halkı aydınlatmadan bu dinci faşistten kurtulamayız diye bilgiçlik taslamak, onursuz yalakaların aydınlanamayacağını bilerek işi yokuşa sürmektir...

Kavgayı verecek bunca yiğit yurtsever varken, göt kılı olmayı kabullenmişleri ayıktırmaya çalışmak ; alkol komasına girmiş birine direksiyonu teslim etmekten farksızdır...

Bizler kendi aracımızı kullanmayı da, kendi ipimizi çekmeyi de öğreniriz....

Vakit az kalsa da...!!!

467 İzlenme

Yorum Yok

Yorum Yapabilirsiniz

Kısa süreliğine yorum sistemi kapalıdır.